Cumartesi, Eylül 12, 2009

İçimde yazma dürtüsüyle çok kezler oturdum bilgisayarın karşısına. Neden bilmiyorum dedim çoğu kez ama aslında tek istediğim içimdekileri yazarak kusmaktı. Kusup rahatlamak, bir blumiğinki gibi yeni gelecek 'yiyeceklere'- ki benim durumumda 'acıtan durumlara'- hazır olmaktı. hem iştahla yemeliydim onları, hem de içimden sindirilmeden çıkmalıydılar. ama bu bir hastalıkmış, yeni yeni anlıyorum ve ilk defa kabul ediyorum rahatsızlığımı; müzmin karamsarlığımı.

Herkes hayatında önemli biri olmak, önemli bir şeyler yapmak ister. Ben de farklı değilim. Dünyayı kurtarmak istiyorum devamlı, mesela. Neyden kurtardığım çok önemli değil. Savaşılabilecek bir düşman yaratmak gerek sadece. Savaş çünkü, yaşama değer katıyor, hayata anlam veriyor, en azından benim genlerimde hep böyle yazıyor. sanıyordum! Şimdi dibe vurmuşken anlıyorum ki, barışı özlüyorum. İç huzurumu, kendime yaptıklarımı, affetmek, yapacaklarımı engellemek istiyorum. Karamsarlığı çağırıp, etrafımı sarmasını istemek, mutsuzluktan güç alarak, yıpranarak, tatmin olmak. Bunun sadece benim başıma geldiğini sanarak, 'önemli kişi olmaya çalışmak', umutsuzluk içinde yapabileceklerimi görmezden gelip, yapamadıklarımdan bahsederek devamlı bir aşağılama yorgunluğu içinde gözlerimi her yeni güne 'daha ne kadarını kaldırabilirim?' diye sorarak açmak. Sıkıntımın nedeni bu, sevgili iç ses. Sandığımdan daha dayanıklıyım. Bir çılgınlık anı geçireceğimi bile bile kendimi telkin edebilme yetisine sahibim. durup dururken ölümü düşündüğümde aklıma hayatı getirebiliyorum hala. Ayrıca hala delirmedim. Kendime zarar vermeyi minimumda sürdürüyorum. Ama en dipte olduğumu gördüğümde ilk defa dehşete kapılıp, olmadık yollar bulmaya çalışmadım. Sanırım yaşımın getirdiği alışkanlıkla, olduğu gibi, sanki Trans halinde, gördüm gerçekliği. Ben buyum işte dedim. Karanlıktan besleniyorum. Çalışmamak için bahaneler bulan birine dönüşüyorum; zor geliyor kabullenmek, o yüzden bahaneler üretiyorum. Şimdi bahanelerde anlamsız geldiğinden sıkılıyorum. Kendi gerçekliğimden, varoluşumdan sıkılıyorum. bunalıyorum. O kadar sakindim ki, sevgili iç ses, orda olup suratıma bakmanı isterdim. Gurur değil bu, yemin ederim, beyaz bir güvercinin uçuşundaki gibiydi herşey, kısa, ahenksiz, beyaz. Barışmak istedim kendi ahenksizliğimle... Gerçeği kendi aynalarımda çarpıtmadan, doğal yalanlara başvurmadan-çünkü artık alışkanlığım oldular- görmek istedim, barışmak için çünkü, tarafların birbirlerini dinlemesi gerekir. Kendime dinlettim kendimi. Aç artık gerçekliğini, dedim. Sonunda gördüğümden utanmadım, süprizle karşılaşmadım, afallamadım. Boşluğun derinliğinden dehşete bile kapılmadım. Hayallerin süslülüğü gibi boğmadı beni 'gerçek' durum.

Tembellik, isteksizlik ve anlamsızlık vardı karşımda. Karşılık alamayan, başkaları tarafından takdir edilmeyen küçük hanımın asabiyeti vardı, ve bu bir öfkeye dönüşmeye meyilli çıraydı içimde. Tembellik sarmıştı dörtbir yanımı, çünkü kolaydı, hazırdı, çabasızdı. Kabullenmek zordu sadece, kabullenip içine sürüklendiğinde; çıkamazdın içinden. Bunu bildiğim, tecrübeyle tasdikleğim için kendimden korkar olmuştum. Korkum aynalarda kendimden tiskinmeye kadar çarpıtılmıştı. Görebilidiğim fiziki durumumum günden güne genişlediği, bunun iğrençliği, güzelliğin kusursuz 'zayıflığı', asaletiydi. Bu kadar klişeyle yaşamak aynı zamanda zor geldiğinden 3. benliğim bunuda çarpıtıyordu, ve gerçekten çok çok uzakta, korkularımın kamuflajının kamuflajında 'sevgisizlik', 'erkek figürlerimin yalpalanması' gibi daha uç durumlar beliriyordu karşımda. İşte bu noktadan sonra saçmalayan beynime indirmeye çalıştığım her tokat, yalnızca gerçeğin daha da derinlere inmesine sebep oluyordu. Sonuçta iç bünyem hedefine ulaşıyor, çözümsüz problemler yumağından biraz gizemli, biraz asabi, biraz mazoşist, biraz kendine aşırı güvenli benliği ortaya çıkarıyordu. bu etiketlenip ben oluyordum. ve aslında varolmayan ben bu etiket altında yaşayageldiğimden ötürü yıpranıyor, yaşamak zorunda olduğum bu durumdan zevkle etrafıma ve kendime dehşet saçıyordum.

Tembellikte, isteksizliğin kardeşi gibidir aslında sadece yapabileceğini bilirsin ama yapmazsın. Tembellikte yapabileceğini bile düşünmezsin, varetmezsin durumu. Daha kolaydır, Tembelcedir. İsteksizliğin dibinde kanımca 'başarısız olma' korkusu vardır. Başarısızlık o kadar korkutur ki adamı, yapmaktan vazgeçersin, istemezsin bile artık. Bu korkum, Benim kendime güvesizliğim; Parçalanmış karakterimin her an yıkılabilirliğinin yüzdesiydi. Ben olmayan 'ben' nin içinde o kadar yabacıyım ki kendime neye nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum, bilmediğimden darbelerin nerden gelebileceğini, nasıl korunabileceğimi bilmiyorum. Yolunu bilmeyen bir çoban gibiyim. Sorumluluğum benliği bir arada tutmak, ama Hangi yönden, Nasıl bir kurt çıkabilir bilmiyorum. Bu sıkışmışlık aynı zamanda sıkıntıya, 'kendimi tanımıyorum' sorunsalına, etrafındakilere güvensizliğe, Devamlı kendinden bahsetmeye, İnsanların seni küçümsemelerine katlanamamaya, Düşüncelerine önem verilmesini şiddetle istemeye, Düşünceler ile karakterin aynı şey olduğu yanılgısına düşmeye, Her yorumun saldırı, her eleştirinin nefret haykırışı olduğu yanlışlığının sürüp gitmesine sebep oluyor. Kısacası, isteksizliğin bu taraflı 'eksik görüşlülüğü' anlamsızlığı sürüklüyor, peşi sıra. Sonra Ölüm duygusu ve çemberin başını işaret eden o 'karamsarlık' ile son buluyor.

Oysa, en baştan beri tek gerçeklik korkular. Onlarla yüzleşmek veya yüzleşmemek önemli değil. Sadece kabullenmek gerek. ben korkuyorum tembel olmaktan, (nedeni ne olursa olsun önemli değil), başarısız olmaktan ödüm kopuyor. Yanlış işte çalışıp, kendimi aşağılıyor olmaktan korkuyorum, dünyaya yararsız bir asalak olmaktan, karanlıktan korkuyorum. Devamlı kendimden korkuyorum ben, gerçek beliğimin kırılgan olma ihtimalinden, kendime güvensiz olma ihtimalinden, aptal olma ihtimalimden, sevgisizlikten, kullanıyor olma ihtimalimden, yalnızlıktan korkuyorum ben, evet devasa korkularım var benim ama kader cesaretsiz olana ödüller vermiyor. Aşmam lazım artık bunları. Benliğimi her keşfe çıktığımda, beklentisiz olduğum gibi kabullenmeliyim kendimi, Çünkü birbaşkası asla yapmayacak bunu bana. Ben de zaten yapmıyorum bunu başkasına. Bunu başkalarından bekleyerek, devamlı hayalkırıklığına uğramamın saçmalığını görüyor olmak ne tuhaf. Kendime ders verir gibi bitirmek istemiyorum bu paragrafımı. Gördüğümü anlatmak istedim sadece. kusmak, atmak, anlamsızlaştırmak istemiyorum bu tecrübemi. Dipteyken gördüklerimi yazmak istedim sadece. Unutmamak için, içselleştirebilmek için, kabullenebilmek, barışabilmek için kendimle oturdum yazdım bunu.

Kendime, küçük bir hediye.
Kelimelerim, geri geldiler.
Yazmayı beceremediği düşünürdüm hep ben, -yine başkalarının düşüncelerini içselleştirmem meselesi- ama şimdi oluyor gibi geliyor bana. Yazmak, yazabileceğimi kanıtlar gibi duruyor ya karşımda, büyütmeye gerek yok artık. benim için yeterli bu. Şimdilik.

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

...Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
Sen bak nasıl benizler uçuk, nazarlar malul,
Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!...

(Yalnızız- Peyami Safa s: 282)


''Sen bak: Nasıl donup düşüyor nağmeler yere;Sen bak: Nasıl benizler uçuk, bezgin bakışlar;Sen bak: Yıldızlarda nasıl hazır, batışlar;Sen bak: Şu buzlu dalgaların uğursuz derinliğine;Sen bak: Şu insanlara zulmedenlere;Sen bak: Ne bünyeler boğuyor ahmakça aşağılanma;Hep devrilen umut ve teselli, sebat ve zekâ!''

(ss. 266). Orhan Karaveli, 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergamon Yayını, 4. Baskı, Eylül 2005, İstanbul

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Buffy The Vampire Slayer

kaç yaşındaydım izlemeye başlayalı? her hafta önce perşembeleri sonra cumartesi-pazar akşamlarımı anlamlandıran, yaşama sebebim bile olan 'şey'. ona dizi bile diyemiyorum. hayallerim, sevgi isteğim, aşk özlemim hepsi o diziyle şekillendi. aşık olan adamlar gördüm, sevgili olan adamlar, sevdiğini sırf çok sevdiği için bırakıp gidebilen adamlar, tehlikeli görüntüsünün ardında sevgi dolu adamlar, vampirler, iblisler, hayaletler,cadılar gördüm...
kendi hayatımı sevmezken, içinde yaşamak istemezken, şizofrenliğe doğru ilerlerken; Buffy adlı şahıs benim herşeyimdi. şimdi dönüp baktığımda gülmem gerek o günlere belki. ama ben hala diziyi izliyor, replikleri ezberliyor, kafamda acabalarla düşünüp duruyorum. hayaller kuruyorum hala, süper kahraman hayelleri...

sonra fark ediyorum, buffy güzel olmasaydı, angel onu fark eder miydi? ama asıl önemlisi; angel o kadar yakışıklı olmasaydı, buffy onu gene de sever miydi? her koşulda gene de sever miydi? kıstas nedir? insan bir başkasını niçin sever, fark eder? feromonlar olabilir evet belki ama bu açıklama hiçte romantik değil. başka bir şey olmalı. olabilmeli.

okulda seni her gördüğümde kalbim dursun istemiyorum artık.

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

umrumda bile değil.
iletişim çabama ediyim!

aşık olduysam eğer şimdi, neden kalbim kırık?
olmayacağından mı?
söyleyemeyeceğimden mi?
mutsuzum dostum.
seneler sonra kalbim dımdımlamıyor, patlıyor
ve ben bu konuda hiçbir şey yapamıyorum!

tek başımayken üzgünüm.

seni, ya da sana benzeyen herhangi birini istiyorum.

içim daralıyor gene bak.
aşık olmayı bile beceremiyorum.

beni bilenler bilirler; iletişemem ben. sapsarı olurum. yutkunur, içimden konuşurum.
yalnız kaldığımızda bu yüzden sustum. susturamamaktan kendimi, korktum.

bağırmak istiyorum suratına! ne diyeceğimi bilmiyorum oysa.

sinirli misin? yorgun musun? benden hoşlanıyor musun? saçmasapan sorular ütülüyor beynimi. oysa susmak gerek. ya, ama, fakat'lar dinleyecek halde değilim. dağılıyorum. kaçmalıyım. senden uzağa. görmemeliyim bir süre seni. daralıyorum, özlüyor muyum seni?? çabalamalı mıyım?
gerçekten ne yapmalıyım?
kalbim dursun artık, patlayacak yoksa. ne çok duygu birikmiş içimde tanrım. hepsi birden mi çıkmalıydı içimden?

evet evet, ben aşık olmayı beceremiyorum.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

bugün öldüm ben.

içimdeki yarık genişledi ve sonunda beni de yuttu. karanlıktayım. yere düştüm, kapaklandım. öldüm.

sela okunuyor, duyuyor musun?

her sabah duş almalarımdan farklı bu sefer su. sanki ılık. suyun bu kadar hızlı hareket ettiğini bilmezdim, oysa o kadar durgun ki. gözeneklerime işlemiyor su, içime işlemiyor. kayıp gidiyor, ılık.

beyazdan nefret ediyorum. evet hala nefret ediyorum.

herkes karşımda durmuş şimdi, dimdik ayakta herkes. birşeyler mırıldanıyorlar kendi aralarında, duyamıyorum. ne çok sevenim varmış, yalancıktanda olsa ne çok gelen var. tuzlu tuzlu soluyorlar, susuyorlar. mırıldanıyorlar. hiçbiri tanıdık gelmiyor artık bana. hepsi yalan sanki. kızarıklıklar gerçekten göze çarpıyor oysa. burun ve göz çevresinde.

işte denize bakan bir köşe. ohh sonunda. bozkırda değiliz. burayı hatırlıyorum, her haftasonu önünden geçerdik buranın, kampa giderdik. ne kadarda küçüktüm, heyecan doluydum.kumlarla oynayacağım için hızlı hızlı atardı kalbim, belki arkadaş edinirdim,
kesin!
yeni arkadaşlarımla oynardım, denize girerdik belki. eğer annem zorla sokmazsa.
konuşamıyordum daha sanki, ama kızgındım herşeye. doğduğuma kızgındım. sevilmemekten sıkılmıştım. daha 4 yaşındaydım. farkettim.

toprak havalanıyor şimdi. tozudu biraz. nemli ılık bir rüzgar esti. ahh tanrım ne kadar güzel bir yer burası. deniz, toprak. yağmurda yağar mı acaba bu akşam, hani Ankara'da her akşam 5'ten sonra yağan memur ıslatanlar gibi? yağsa ne güzel olurdu.

tahtıma yerleştim şimdi işte. ufacık bir yer açılmış bana özel, ilk defa bir yere tam olarak sığıyorum, ne küçük ne büyük, tamtamına benim işte. istediğim gibi yumuşak toprak, hafif nemli, serin.

toprağın bu kadar yavaş hareket ettiğini bilezdim; hala kapamadı yaralarımı. ama gözeneklerden bu kadar çabuk içeri sızdığını bilmezdim. dindirdi acımı. yarıklarımı yamadı. kapattı.

bugün öldüm ben.

çingeneler kadar korkusuzum bugün, ilk defa! herkes benden koşar adım kaçıyor işte. yağmur başladı çünkü. safi yalnızlığım boşaldı.
hep ben kaçardım insanlardan, kaçıp kendi kabuğuma saklanırdım. şimdi yuvamdayım işte. düş yok, kırıklık yok, nefret yok, sevgi yok. duygu yok burda, içimi kıyan, dehşete düşüren acı yok.
korkmuyorum işte, sokakta çingeneleri gördüğümde hep duyduğum o hayranlık var, kendime, ilk defa. fütursuzluk, sorumsuzluk, saflık, neşe. duyamasamda hiçbirini bu bedenle, aklım sanki anlıyor. kavrıyor. bilinçaltı mı bu? hmm sanmıyorum.

görmezden gelmek, alaya almak, hakaret etmek; şimdi bunların içleri açılıyor bana. insanların o büyük hırsları dökülüyor önüme, nedenleri... evet belki de günah dedikleri.
kendini varetme adına, kendini yüceltmek adına yaptığı oyunlar insanoğlunun; kahretsin çok net artık. acıyı duymasamda, gözyaşı döküyorum hala bencilliğe, özgeciliğe. zihnim tekliyor artık, sanrılar görüyorum, biraz gökkuşağı, biraz dondurma, biraz bıçak, biraz internet. gördüğüm filmler karışıyor birbirine, ben oynuyorum hepsinde, duyduğum melodiler karışıyor benim orkestram çalıyor...
hiç olmadığım kadar benim. boşa geçirdiğim tüm zamanlar; hayatım oluverdiler. hiç olmayan. tatmin olmayan bu beyin susuyor şimdi. derin bir ben imgelemine gömülüyor. hiç zevk alarak yaşamadığım bu hayatın, keyfini görüyor. tekrar yaşıyor sanki. bulanık yalnızca herşey. hep olduğu gibi. gözlüklerim yok belki ondan, ölüyüm ben, hiç olmadığım kadar, belkide ondan.

bugün öldüm ben. evet evet bugün.

d.

Pazar, Haziran 14, 2009

En son ne zaman birine bir hikaye okudun?
Paylaşabildiklerin o kadar az ki.

Bir kitabı içine gömülerek okuduktan sonra gerçekten kiminle konuştun, paylaştın Onu.
Hızın içine gömülmüşüz, sanki zaman bataklık gibi, hızlı daha hızlı olmazsan boğulacaksın.
Gerçekten en son ne zaman iç rahatlığı ile sandalyene yaslanıp güneşin tadını çıkardın?
Evren devamlı genişliyor. Çevren devamlı daralıyor. İçin de daralıyor mu?

Ankara'da ki 6. yılım bu. İlk başladığım yerden fersahlarca ötedeyim. Göremiyorum geçmişi. Yeni bir dönem açıldı çoğumuz için, başlangıçta ve sonda beraber olduğum Ankara insanları için.

Herkes artık kendi hayatını kurma hayallerinin peşinde. Geçen hafta bugündü işte. Biri daha gitti; uçtu denizin olduğu bir memlekete. Bozkırı özlemek zor öyle yerlerde, Bilirim...
duygularımın içimden çıkabilmesi bir haftamı aldı. çok derinlere gömdüm acımı, giderken ağlamamak için, evet sesim titredi, el sallarken Ona, perdenin arkasına saklandım, ama O fark etti. O hep fark eder yüzümdeki kederi, içimdekileri. Aynamdı o benim, Sonsuza giden cümlelerimdi.
beraber ağladığımdı, Beraber ağız dolusu güldüğümdü. Aynı şehirde ayda bir gördüğümdü, tekrar gördüğümde hiç eksilmediğimizdi. sanki dün ayrılmışız gibi muhabbete başlayabildiğimdi. rahatlığı o öğretti bana. boşverebilmeyi. Canım o benim, hep öyle canım olacak.
Yeni bir dönem başlıyor, dediği gibi.
Biz Ankara'ya denizden gelen çocuklar.
Bozkıra bir türlü alışamayan. Güneşi sıcak, gölgesi soğuk yaz akşamında kopuverdik gene birbirimizden. Oysa asla Ayrılmadık.

Bir kitap okursun, paylaşamazsın ya kimseyle duygularını. Kimseye kitabın içinden cümleler okuyamazsın ya hani; işte öyle bir günün sonunda tanıdım hepsini ben. Benim gibi olduklarını bellettiler önce, sonsuzluk gibi gelen o uzun iç çekişlerimi paylaştılar sonra. Kendilerinkini anlattılar sonra sonra. Okumayı, Öğrenmeyi, Paylaşmayı, Kıskanmamayı, Sevmeyi, Sevilmeyi, Yemek yapmayı, Dedikoduyu, Gülmeyi, Ağlamayı...kısacası hayatı öğrettiler bana, büyümeyi sevdirdiler. şimdi görevleri tamamlandı, bozkırda. yeni bir 'chapter' için hayatlarındaki, yeni bir mekana geçtiler. Denize yakın bir memlekate gittiler.

Kalmanın zorluğunu hiç bilmeyen bu bünyeyi, umarım yalnız bırakmazlar. çünkü hiç bırakmadılar....


Ayşeme.

demet
14haziran2009
reader.

Pazar, Mayıs 10, 2009

ruhsal durumun müzikle mi değişir senin,
yoksa ruh durumuna göre mi müzik dinlersin?

bazen karmakarışık olur için, sonra radyoda bir şey çalar, kendine gelirsin ahanda bu dersin.
bazen de mutluyken aniden bir şarkı çıkar, aynı frekansta, ruhun uçup gider içinden.
bugün böyle oldu bana, ruhum uçtu
havalandı gitti.

How can we hang on to a dream?

sihirli kelimelerim yok bugün içimi rahatlatacak.
sadece kalktım bugün kanepemden. kalktım, yemek yaptım. bu kadardı herşey.
herşey hala darmadağın,
ama kalktım bugün kanepemden.
hayalleri ellerinden alınmış goriller gördüm dün gece düşümde, bir filmden alıntılardı.
özgürlük, kontrol çabası değil insanı yaşamaya sevkeden, hep öyle görülse de.
hayaller...
tokyo'yu görme hayali gibi, uzaak
mardin'i görmek gibi, gerçekleşmiş,
kars'ı görmek gibi, yakın..
onlara tutunur insan aslında, ama çocukluktur gözünde ya hayaller, kendine yakıştıramaz belki, bilmiyorum neden bazı durumlarda kılıfını değiştirdiğini kelimelerin. değiştirdiğimizi.
sevgi deriz, deliliğe, vurdumduymazlığa, aşağılanmaya
nefret deriz, arzulara, saplantılara...

şimdi oturdum, oynadığım kelimeleri önüme dizdim, yuvarlak masamda elimde kahvem oturdum baktım onlara bir bir...
sonra radyo'da bir şarkı çaldı,

How can we hang on to a dream?

o an anladım, belki ağlarken aklıma düştü, belki de kahkahalarıma karıştı.
ah hayalsiz, hayalleri çalınmış küçük kız,
ne kadar kırılgansın, ne kadar zayıf.
gösterme sakın kendini
kendine dayan ki görülmesin eziklerin.

oysa yeni hayaller yapsan?
küçük gemiler gibi okyanuslara salsan onları,
yüzmeyeceklerini bile bile yapsan: ya yüzerse diye.
'ya barış olursa bu memlekette' diye kaptırsan mesela kendini,
'ya çevreye duyarlı insanlar olursa, moda olduğundan değil ama' diye topluluklar kurmaya çalışsan mesela, kaptırsan kendini,
'hepimiz dünyalıyız yahu' diyecek devlet adamları olsa mesela, oy versen o partiye....

yeni hayaller, büyük geniş,
hüzünlü de olsa,
içinden çığlıklar atacağına
dayansan bir arkadaşının omzuna, olmadı-yapamadım diye ağlayabilsen sonunda

yaşayabilsen kahkahalarla.

yeni hayaller, büyük geniş,
olduğunda inanamasan
uzun çığlıklar attıran,
içinden hırs yaptığın için böbürlendiğin durumlar gibi olmayan.

şimdi, şu anda bir hayal kur, bir dilek tut.
inan o hayale
inan ki gerçek olsun...

'what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems

what can i do, she's saying we're through
with how it was
what will i try, i still don't see why
she says what she does

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems

what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems
how can we hang on to a dream

what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it will it be the way it seems
how can we hang on to a dream'

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

vazgeçtik hızlı koşulardan,
ataklardan,
deparlardan,
midem bulanıyor artık hızlı olmaya, en iyi olmaya çalışmaktan.
bebek adımlarıyla yürümek, konuşmak, sevmek artık benim hevesim...
bahar bile yavaşça geldi bu sene bak dışarıya,
uzat o hantal boynunu camdan dışarıya da, bak!
hayatına bak, başkalarının hayatlarına bakacağına buzlu bir camın karşısında.
izleyeceğine gece gündüz başkalarını, başka insanları...
yaşa işte, çok kısa be hayat.
uzatınca başını, usulca göz gezdirince;
göreceksin nasıl da sabırla açıyor ağaçlar, çiçeğe duruyorlar
hepsinin bir zamanı var, bir sırası var,
bekliyorlar, sabrediyorlar, çalışıyorlar, çabalıyorlar...
dışarıya bir bak nasıl da insanlar yavaş yavaş ilerliyorlar.
hepsinin bir temposu var kendine ait.
hepsi kendi için çabalıyor, çalışıyor.
hayatını yaşıyor. seçiyor, seçiliyor, seviyor, sevişiyor....
bir uzat da bak çevrene, uyuma ayakta,
geçmişine saplanıp, hayıflanıp, pişman olup durma...
herkesin kendine ait bir öğrenme hızı var, yavaş ya da hızlısın diye böbürlenip ya da şikayet edip durma..

nedenler uydurma kendine başlayamadığın işler için,
başlamadım de gitsin, pişman olma...

binlerce senedir tekrar edip duran masalları anlat kendine, iştahla öğren hepsini.
tekrarla ki unutma.

unutma ki, pişman olma yaşayamadıklarından.
çabala ki, tembellikten yapmadım deme...
sev ulan kendini işte, yaşa hayatını,
bak patır patır ölüyor insanlar; geri dönmemecesine gidiyorlar.
geri dönmüyorlar, dünyaya geri veriyorlar aldıklarını, mineral mineral
atom atom geri veriyorlar..
birtek yaşadıkları onlara kalıyor, bir pencereden bakarak son kez kendi hayatlarını izliyorlar.
sıkıntıdan patlayamadan.
hoş bir neden değil bu, uyduruk ama korku her şeyi yaptırıyor insana.
sıkılmaktan korkuyorum artık.


bugünkü dersimiz bitmiştir,
dağılabilirsiniz...

Cuma, Mart 06, 2009

yine bir otel odasında,
tek başına kalma arzusuyla,
iç çekişler yaşıyorsun
belki az belki çok tiksiniyorsun
herkesden.
geçmişe bir sünger çekmen gerek
aldanmışlığını,
sevgini,
kıskançlığını
bırakıp kaçman gerek...

ama bırakmalısın artık 'yetersizliklerini' gerinde
ufukta yeni bir gün doğmalı
sevdiğin kadını,
o kadının hislerinide düşünerek,
serbest bırakmalısın artık.
git, kaç kurtar kendini demekle olmuyor
gerçekten bırakman gerek herşeyi,
oluruyla kabullenmen gerek.
seviştiğin geceleri düşünerek, masturbasyon yapmamalısın artık.
işkence yapmamalısın geçmiş anılara
geleceğe umutla bakmaya çalışmak yerine
sadece geleceğin varolduğunu duyumsamalısın.
yeter artık
kabustan uyanmalısın..

Pazar, Şubat 15, 2009

iki şeyin bir olmasının verdiği o nihayi gücü arama çabası sonunda
yine kendinle kaldığında
hayalkırıklığına uğratıyorsun kendini.
ve 'tek' olmaktan daha güçsüz hissediyorsun kendini.
rüyalarından uyanmışsın,
hayallerini yıkmışsın,
gerçek hayat denen safsata sıkmış canını, sıkılıyorsun
ve değiştiremiyorsun herhangi bir şeyi.

gidiyorsun-geliyorsun
sonunda anlamsızlık dünyasında
yokoluyorsun.

karşındakini severken
anlamsızlaştırıyorsun duyguları
hem kendininkileri hem onunkileri
güvenirken
'mazlum'
güvenilirken
'sahtekar'
oluveriyorsun.
yalan dolan dünyasının bir parçasısın artık.
duyguların yok çünkü
taş doldurdun kalbine.
plastiktan yapılmış
ya da
gazetelerin kuponla verdikleri kırılmaz bardakların camlarından yapılmış
sarımsı kahverengi.

varolma hülyasını dizilerle kitaplarla yoğuruyorsun.
kendine bir dünya kuruyorsun.
almadıkça insanları içine
yalnızlaşıyorsun
yalnızlaştıkça güçsüzleşiyorsun
ama
özgürleşiyorsun bir yandan da...
kimseye hesap vermeden yaşıyorsun
bir de bakıyorsun
hayatında olanları anlatmadıkça
anlatacak mevzun kalmamış.
hep bitap
hep yenik
hep ezilmişsin sanki
bünyen düşünceye engelli
sevmeye engelli
ulaşılamıyor.

Pazar, Ocak 25, 2009

'' Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde;
En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş. ''

Çarşamba, Ocak 21, 2009

kapanmış binlerce kapının ardında konuşulmuş onca kelime
birbirine değmiş onca el
unutulmamış onca arayış
tatmin olmamış onca ruh
denenmiş onca tehlikeli oyun
samimiyetsiz onca duygu
güvenilmemiş onca insan...

içinden geçenleri bir çırpıda kağıda dök deseler;
günlerdir aklımdan geçen bu cümleleri yazardım o kağıda.
umursamazdım kimler okumuş, kimler önemsemiş, kimler alınmış.
duygusuzluğun verdiği, bünyedeki ketumluk bunu yaptırır adama çünkü.
duygularınla bir olup güvendiğinde,
aldığın karşılıkla uğradığın hayalkırıklıkları
saldırmanı meşru kılar karşındakine..
kendi vicdanında haklısındır,
haklılığın bir anlamı varsa tabii...

çabaların anlamsızlaşır gözünde,
arayışında harcadığın enerji boşadır
karşındaki aptaldır.
senin vardığın sonuçlara hala gelememiştir belki,
belki de evet belkide yalancıdır.

oysa kendi kendine inandırdığın o 'imgeleme' sahip olmak istemişsindir.
kafanda kurduğun o 'imge insanına' sahip olmak istemişsindir.
karşındaki o olsun istemişsindir.
yaşamanın anlamı o olsun, artık bir anlamı olsun istemişsindir.

karmaşıklaştırırsın her şeyi;
hem o imgelemden kopamazsın, hem insanlarla beraber olamazsın,
her şey hemen olsun, tatlıya bağlansın, netleşsin
imgelem canlılaşsın istersin.
karmakarışık olur bünyen.
duyguların hafifler,
'O, 'O' değilse; suçlu odur yahu' dersin
çıkarsın işin içinden.

içinde kurduğun ve devamlı yükselttiğin duvarlarla bağdaşmayan her benlik
yanlıştır!

Oysa aşık olmak karşındakini olduğu gibi kabullenmek değil midir?
değiştirmek, imgelemine uydurmak niye??
konuşarak anlaşmak değil tabir etmeye çalıştığım şey,
karşındakini olmadığı biri gibi yapmaya çalışmak.
olmadığında çekip silahını vurmak,
sensin suçlu diyip işin içinde sıyrılmak.

kalbim ağrımıyor bugün, hissetmiyorum hiç bir şey . . .

koca bir sokak boyunca
ve bilmediğim bir sokak boyunca
elimden bir rüzgarla uçuşmuş
iskambil kağıtlarımı toparlıyorum şimdi.
anlamsız yaptığım,
oynamaktan vazgeçtik çünkü.
ne pişti, ne papaz kaçtı, ne sinek yedili,
istemiyor canımız
sadece tüm eli toplayabilmeliyim bu aralar,
eksizsiz olmalı
jokerler dahil tekmili birden ellerimde olmalı.
yoksa bir daha oynayamam.
oynayamayız.




Pazar, Ocak 18, 2009

sessizlik istiyorum sadece, şimdi.

beynimin bana oynadığı oyunlardan sıkıldım, her gün.

kalbimi her açışımda, yalnız olduğumu anlmaktan bıktım, dün.

istemek mi?
sahip olmak mı?
kader birliği yapmak mı?
özgürce dolanabilmek mi?
bu soruların karmaşasından, ve hepsini birbirine karıştıran aymazlıktan, daraldım; bu yıl.

oysa sadece sevmek-sevilmek istedim,
aşkı dile getirmeden, kırılmaktan korktuğumdan belki
belki duvarlarımı artık çok dik ördüğümden
'cool' olmakla itham edildim.
oysa sadece bir kedicik olmak
o kedicik gibi atlayıp zıplamak, heyecandan yüreği ağzında yaşamak
merak etmek önüne gelen her şeyi
patilerimi savurmak, biraz yakıp yıkmak, biraz inşa etmek
bazen uslu uslu uyumak, bazen miyavlamalarımla mahalleyi ayağa kaldırmak istedim.

tercih oldu bu, tercihim samimiyetsizlik oldu sanırım.
ne istediğini bilememek oldu.
akılda kalan soru işaretleri konuşulmadı, konuşulduğunda anlaşılamadı.

şimdi; yalnızca sessizlik var yüreğimde.
o kadar sesli kahkahalar atamıyorum, yüreğim dayanmıyor. yarısında kasılıp kalıyorum.
kasılıp kalmalarım gibi, bu da her şeyi çok ciddiye almaktan.
'ne olacak ki, 2 haftalık ilişkiler listene yenisini eklersin' diyebilmek
yer geldiğinde, anlatılan her şeyi uslupsuzca yüze vurabilmek
karşındakini darmaduman edeceğini bile bile aldırmamak gerek oysa şu kısacık hayatta.

'cool''luğunun ardında
kısılmış bir ses var şimdi
yalnızsın sen.
uğraşıp durma.
hayalkırıklığı yaşayıp durma
yeter
diyor.
duymuyorsun onu
duygularını sere serpe
güvenerek yayıyorsun ortaya
oysa saklaman gerek
yeri geldiğinde rol yapman gerek
çünkü buralarda
gerçek samimiyet,
malesef bu demek.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

her şey keşke her şey başlarken bitmese içimde.

geçmişe takılıp kalmışım işte, ha onu ha diğerini aramışım ne fark eder?
aşık olmaktan kaçmıyor muyum durmadan? eski güvenli limanları bu yüzden bırakamamın nedeni bu değil mi? işte sırf bu yüzden ataerkil toplumda yaşamak bu kadar kolay. sen denemiyorsun erkekleri, sen safsın ya onların düşünmesi gerekmiyor senin geçmişte yaşadıklarını.

bu korkutuyor beni, yaşadıklarım değil, onun yaşadıkları. neyin ne kadar içinde olacağım ki? olayları ne kadar anlayabileceğim ki? old christine'daki new christine olmak istemiyorum. oysa hem erkek hem kadın için aynı bu merak. geçmiş merakı, karşındaki insanı o insan yapan mevzuat.

çok enteresan hisler içindeyim. ne yeni kocaman bir yıla ne de yapılacak işler listesine hazırım. açım, ama yemek yemek istemiyorum. tw karşısında pineklemek, düşünmeden hayatımın geçip gitmesini beklemek istiyorum bazen. neden diye sorma, bende bilmiyorum.
yorgunluktan, meraksızlıktan, bazen bazı olayları dan diye anlayabilmemden. kafamın dumanlı olmasını istemiyorum ama öyle şu anda. yeni başlangıçlar atmak için şahane belki her şey ama isteyen nerde? kafam karıştı bak gene, kendi kendime konuşmaktan sıkıldım, alkol alıp unutmaya çalışmaktan sıkıldım, elime aldığım her kitabı yarım bırakmaktan, sonrada suçluluk duymaktan sıkıldım, her şeyi düzgün yapmaya çalışmaktan ve devamlı başarısız olmaktan sıkıldım. istemek, istemek,istemek. sonunda boş bir iskemlede pineklemek. ne oluyor tam olarak bana? nedir bu motivasyon sıkıntısının altında yatan araba? nedir bu anlamsız bakışlarımın altındaki anlamsız beyin dalgam? büyümek istemiyorum ben. küçük kalmak istiyorum.

Pazartesi, Aralık 01, 2008

makinaların çalıştırma düşmesine basmak kadar kolay olsa bir şeyleri başlatmak keşke,
bitirmek ya da. ya da iptal etmek yaşananları.
bulaşık makinama baktım uzun süre. ne güzel dedim hayatımın yarısını kurtarıyor zaman olarak. ama o zamanda ne yapıyorum ki ben?
durmak istiyorum, durdurmak istiyorum bazen zamanı. şimdi bunu yapmalıyım, ama yapmak istemiyorum. o zaman nasıl bir plan çizmeliyim diye sormak istiyorum zaman aralığımda.
cevabını bulana kadar da bir daha başlamasın zaman.
çok şey istiyoruz, o istediklerimizde en iyi olmak istiyoruz. egomuzun süper egoya fırlamasını bekliyoruz, durmadan iletişerek anlatmak istiyoruz kendimizi. nerde duracağız? nerde bitecek bu arayış, iç huzurumuzla nerde sade sade yaşayacağız. eğer cevabı hiç bir zamansa; iç dinamiklerimizi ayarlama, benliği geliştirme çabası neden? daha iyi bir seviye yoksa, son seviye hiç yoksa birilerinden üstünüm durumları neden bu kadar çok etrafta??
insanları etrafımdan uzaklaştırma ihtiyacım belkide bundan kaynaklı, bu soruları soran ve sormaktan hoşlanan, bir barda bu sorular sonucunda kah gülen kah hüngür hüngür ağlayan insanlarla bir şeyler yaşayabilmek istiyorum. ne katacak bu bana sorusu sonucunda yaptığım, otomatiğe bağlanmış bir 'ilerleme' anlayışı değil. belki bu yüzden yanlış anlaşılıyorum. sanki yüzümdeki maskem fazla kaba. durup değerlendiren, 'hmm bu insandan ne alabilirim acaba?' sorusunu soran bir tip. hiç öyle olmasamda-en azından bunu biliyorum ben- böyle etiketleniyorum. oysa tek derdim azıcık mutlu olmak böyle insanlarla takılırken.

sonra kapı çalıyor hep düşünürken. içeri yüzünde komik bir ifade olan demet giriyor. napıyon la sen diyor. cevap vermeye yaltenirken tam, olmuyor. yapamıyorum. yutkunuyorum. sadece uzun bir sessizlik. sonra bir çakmak sesi. uzun uzun içilen bir sigara. içeri giren demet, bende tam böyle diyeceğini düşünmüştüm diyip çıkıyor. o an nefret ediyorum gerçekçi maskemden, belkide benlik parçamdan. ama sonra yok aslında iyi biri o diyorum. gerçeklerden çok uzağım şu anda diyorum. çok çalışmam lazım, ertelediğim tüm işlerime başlamam lazım artık diyorum. internet sayfalarımı kapatıyorum. kitaplarıma dönüyorum. bana dünyayı anlatan, o çok sevdiğim kitaplarıma. sonrasında da 'neden bu kadar uzak kalmışım ben bunlara?' diyorum. sevdiğim demet bunların arasında, kafasını kaşıyan hmm diye düşünen, anlayan, anlamadığında tekrar başlayan, ertelemeyen, durumları her yönüyle düşünmeye çalışan, düzenli, tertipli demet. o demet'i çok özledim. o kadar ki artık rüyalarıma giriyor.
ve sonra diyorum kendime: acaba öyle biri hiç oldum mu ben? yoksa bu bir yanılsama mı???
sorarım sana ey yüce karınca.

Pazar, Kasım 30, 2008

bugün bütün söylediklerim asılsızdır, hükümsüzdür.

Pazartesi, Kasım 24, 2008

pazartesi paylaşımları,
gene kendime bir alışkanlık edindim, pazartesi akşamları telefonla konuşuyorum.
içimden yükselen ses yanlış yaptığımı haykırıyor. dağılacaksın dikkat et diyor. ama bu ses bu ara reklamlarda bile yanıma gelip reklamları hüzünlü anılarla birleştiyor. ağlarken buluyorum kendimi. karadenizle ilgili bir görüntü mü var ekranda; basıyorum gözyaşlarımı, istanbulda iskele mi batmış basıyorum gözyaşlarımı, vapurlu reklam mı var basıyorum gözyaşlarımı...
sonra duruyorum bakıyorum kendime; ne yapıyorum ben??
pazartesileri de işte konuşurken aklıma geliyor 'ne yapıyorum ben?'
artık cevabı belli aslında; bir dostumla konuşuyorum. bu kadar kesintisiz bir düz çizgi.
içimdeki ses onu dalgalandırmak istiyor arada bir, arıza çıksın diye. ama işte her şeyden vazgeçer biriyim bu aralar.

ilk anın heyecanı geçiveriyor mesela hemen, saçmalamıyorum. aklı başında bir kız gibi davranıyorum. öyleyim kahretsin ki.o yüzden bir daha yaşayamıcam aşkı, özlemi, utanmayı, kıskanmayı, arzuyu...

sadece içimde kocaman bir sıkılma arzusu var. çokça sıkılıyorum. her ortamda, kendimle.
katlanmaya biniyor bazen her şey.
oysa kendime neden bu kadar haksızlık ettiği mi hala anlayamıyorum.

Pazartesi, Kasım 10, 2008

ivmeyle başlıyor her şey,
enerjin ivme yapıyor içinde,
koşmak istiyorsun, bağırmak istiyorsun, gülmek istiyorsun durmadan.
sonra aynı hızla terk ediyor seni enerji.
sonra bakıyorsun dışarıdan kendine.
sadece 'kafam karışık yaaa' diyorsun. 'ne yapacağımı bilmiyorum'.
ama hala kafanda bir soru: Neden bu kadar heyecanlandım ki?

cevabı hislerinde gizli. ilerleme ve mutluluğa ulaşma amacında..
onlar seni sürüklüyor ve eğer karşına bir dostun çıkıpta: ama üzüledebilirsin demedikçe anlamıyorsun bunu.
anladığında işte enerjin bitiveriyor. bu çok karmaşık bir şey değil aslında. bireysel ilerlemeni kampçılayan her insanı hayatında tutmak istiyorsun. ve işin tuhaf tarafı o insan içinde aynı anlama gelmek istiyorsun. ve garantisi olmayan durum da bu. ya o beni aynı yere koymazsa sıkıntısı. bu yalnızlığını arttıracak sadece, hatta belki dişinle tırnağınla kurduğun 'bireysel ilerleme!' ütopyanı yıkacak. sıkılacaksın, yok kimse diyeceksin, ne anlamı var diyeceksin. ve başladığın yerden fersah fersah geride bulacaksın kendini. çünkü beyninde kurduğun, varolmasını istediğin garantiler var. tam anlamıyla garanti bunlar. hem sevgi için, hem kırılmamak için, hem ilerlemek için, hem doğal olmak için, hem de kendin için. ama işte bunları tek bir insana bağladığında 2 şansın var. ya evet, ya hayır. ve evet kısmı çoğu zaman şüphelidir.

heyecan hissetmek, ve evet sadece bir şeyler hissedip devamlı gülümsemek çok güzel. ama kaptırmamak gerek, bir insana bağlamamak gerek her şeyi. yoksa dağılırsın. parçalanırsın. darmadağın olursun. ve bu bir insanın sana 'hayır' demesinden daha çok zarar verir bünyeye.

kendime anlatmaya çalıştığım durumda bu. 'evet lan bu o galiba!' tümleci o kadar bozuk ki aslında. hisselerin bir o kadar gerçekken bu tümcelerle durumu, olayı harcamak çok saçma. ve ben devamlı bunu yapıyorum. durduğum yerden gerilere itiyorum kendimi. o olsun çünkü ben yalnızım demeye bile başlıyorum. ve işte tam o noktada hislerin de bir anlamı kalmıyor. tükeniyor.

beklemenin dayanılmaz çekiciliği. olmasını istemenin o dayanılmaz arzusu. ama bu olmadığında da kalıpları yıkmamayı başarmak. işte ancak o zaman özgür olacağım.
çünkü özgür olmak istiyorum...
hani bazen bir şey olacağını hissedersin ya,
olacağını bilirsin ve heyecanlanırsın durmadan.
ama sonra sorarsın kendine
ben niye heyecanlıyım diye???

cevabı yok ki ne diyeyim.
olacaksa bir şey -ki olacak eminim- iyi ya da kötü oluversin.. ama beklemenin tuhaflığı ayrı bir cazibeli sanki.
olmayacaksa da olmasın. sadece hayalkırıklığı olmasın yeter bana...

Pazar, Kasım 09, 2008

pazar sabahı,
yüzümde ablak bir gülümsemeyle yürüyorum
nedenini sormuyorum kendime
sonra rüzgar çıkıyor
sararmış meşe, çınar ve at kestanesi yaprakları saçılıyor etrafa...
durmadan gülümsüyorum

allah allah, hayırdır inşallah...

Salı, Ekim 28, 2008

içimden yazmak geliyor.
evet ve gene biliyorum ki yazacağım.
tutamayacağım kendimi. kendimi yazacağım gene.
belki öykü olur bu; öykü yazacağım evet.
ben! bu türkçeyle!
ama yazacağım.
kendim için. sırf bu benliğin rahat uyuması için.
çünkü kafam karışmıştı; ama kalbim dur dedi bana.
sonunda durdum.
duracağım. durulacağım.

Perşembe, Ekim 16, 2008

nasılda mesudum.
dün geceden beri. aydınlandı tüm dünyam.
anı yaşama çabamı takdir ettim, ilk kez başardım.
hem takdir etmeyi kendimi, hem de anı yaşamayı.
sabırsızım ben, hemen olsun istiyorum her şey. ama artık beklemenin bile tadını çıkarıyorum.
bekledim seni, bekliyorum kendimi.
anı yaşadık biz seninle. paylaştık.
olmazsa olmasın dedik dünyaya, yaşama inat.
olsun kocaman 14 saat yaşadık.
özlemiştim seni, şimdide özlüyorum. hep özleyeceğim.
ben seni kaybetmemişim, sende beni. asla da kaybetmeyelim olur mu?

Çarşamba, Ekim 15, 2008

açıklanamayan onca gerçek var önümde,
çalışılmayan onca ders,
yarım bırakılmış onca yün ve şiş,
yenmemiş yemekler,
atılmayı bekleyen çöpler,
vahşice saçılmış giysiler,
onca kapatılamayan televizyon, internet, müzik, film...

seni arıyorum. kayboldun birden. hey iç sesim dışarda konuşan durmadan sen misin? o mailleri yazan, o durmadan düşünen sen misin? kalkıp giden, kalkıp bir şeyler yap diyen sen misin? yoksa içerilerde bir yerlerde kendini korumaya aldın da benim mi haberim yok??

kırılacak mıyım gene? kırılsam bozulacak mıyım gene? neden yapıyorum bunları? yalnızlık mı sardı dört bir yanımı? konuşmama ne oldu? neden susuyorum? neden heyecanlanıyorum? sen değil misin karşımdaki? sen değil misin? hayal mi görüyorum? kendimi mi kandırıyorum? soğuktan beynim mi uyuşuyor? öleceğim sanırım. içime doğdu bugün. ilk kez hayır şimdi değil, olmaz dedim. sen misin bunları dedirten yoksa. yoksa kendim miyim? seviyor muyum kendimi?
depremden bile korktum ben. noluyor anlat bana.
tell me everything by saying nothing.

huu iç sesim nerdesin? çık dışarıya da oynayalım.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

midem bulanıyor hala,
içim içimden çıkıyor sanki.
kendim olamadım gene.
geçmişe saplanıp kaldım.
saçmaladım.
çok çok çok hem de.
ama işte beynim randımanlı çalışmıyor bu ara.
çalıştıramıyorum.
başka şeylerle meşgul hep.
midem hala bulanıyor.
tekila iyi gelmedi bünyeme.
acaba diyorum sen iyi geldin mi bana??
iyi gelecek misin?
yoksa kendimi geçmiş anıların kucağında bulduğumdan, asla rahat vermeyecek miyim kalbime?
konuşamadım. konuşmak istemedim bunları. o iki satır zamanı bunlarla harcamadım. sende bakarak anlattın bana.
geleceği de geçmişi de düşünmek istemiyorum ben. midemin bulantısı geçsin istiyorum sadece. şimdide mutlu olmak istiyorum. böyle çalışsın istemiyorum beynimin. durdurabilir miyimm??
gel-git li duygularımın ta a.q.
Ben sadece olmak istiyorum.
senle ya da sen yokken.

Cumartesi, Ekim 04, 2008

I'm the next act
Waiting in the wings

I'm an animal
Trapped in your hot car

I am all the days
That you choose to ignore

You are all I need
You are all I need
I'm in the middle of your picture
Lying in the reeds

I'm a moth
Who just wants to share your light

I'm just an insect
Trying to get out of the night

I only stick with you
Because there are no others

You are all I need
You're all I need
I'm in the middle your picture
Lying in the reeds

It's all wrong
It's all right
It's all wrong

Radiohead-all i need

Pazartesi, Eylül 08, 2008

bir şey yanlış içimde
hissediyorum.
'good karma!' dedikleri uğramıyor bana nedense hiç...
kalbim daralıyor bugünlerde, hani içim çekiliyor gibi oluyor.
uyumak istiyorum ben, deriin deriin uyumak istiyorum.
kapatılmışlığın verdiği uyuşukluk mu nedir bilmiyorum.
daralıyorum.
oturmak ve uzun süre düşünmek istiyorum, başka derdim yok bu ara.
belki rahat kıçıma battı, bilmiyorum.
ama daralıyorum.
kalkıp tepki verecek gücüm yok benim
yok işte artık.
gitmiş içimde heyecanla titrememe sebep olan duygular.
görmek dahi istemiyorum.
uykum var,
içim daralıyor.
içimdeki ses dargın bana, uğraşmak istemiyor. darıldım bana.
kalkıp gitmek istiyorum.
uğraşamayacağım.
olmuyor.
daraldım.
daralıyorum...

Pazar, Ağustos 31, 2008

saksılar aldım,
içlerine çiçekler doldurdum.
eskiciden eskiyeni dolap aldım
üstüne yepisyeni televizyonumu koydum,
gittim kulplarını değiştirdim.
fotograflarımı karıştırdım.
dijitalden çok önceki o elle tutulan filmleri kokladım
anılar saçtım etrafa,
geçmişi yokladım.
kabuslar gördüm sonra, gizli kalmış sandıkları açmak bozuyor ruh halini insanın..
sevmediğin, inanmadığın işi yapmak zorunda olmak gibi: geriyor adamı.
,
yeni kıyafetler aldım kendime
almaya çalıştım daha doğrusu.
mutsuzluk içinde kıvrandığım o çok şahane alışveriş merkezinde
kendimi olduğumdan daha yalnız, daha aptal, daha savunmasız, daha çirkin hissetim.
tabii ki olmadı denediklerim,
her tarafı ayna olan o soyunma kabinlerinden kaçamadım.
'mutsuzluk sardı dört bir yanımı. baktığım her yerde kilolarım duruyor.' adlı şarkıyı sesli sesli haykırdım.

fark ettim sonra;
ben ancak bir kitapçıda mutlulukla para harcayabiliyorum.
çünkü orda kendinin bilgisiz olduğunu kabul ediyorsun,
kabul ettiğin için alıyorsun.
kimse seni yargılamıyor. yargılayamıyor. çünkü bilgisizlik yargılanacak bir şey değil. o açlığı azıcık hissetmiş bir insan başkasının bilmediğini, sırf kendi biliyor diye, yargılayamıyor; bilmediklerin için ordasın sen, bu kadar.
oysa bir alışveriş merkezinin soyunma kabininde bedenini beğendirmek için yargılanıyorsun.
beğenilmiyorsan mutsuz, beğeniliyorsan para harcayan biri oluveriyorsun. alamıyorsan dışlanmış, alabiliyorsan bir bütünün parçası oluveriyorsun.
ve evet belki de ben mutsuz, alamayan biri olduğumdan, dışlanmışım. dışlanmışlığımın yüzüme vurulmasından, her defasında aynı şeyi yaşamaktan çok sıkıldım.
insanları etiketlemekten bıktım. yoruldum durmadan yüzüme vurulmasından.

iki damla göz yaşı dökmek değiştirseydi keşke her şeyi. mesela o göz yaşlarıyla 6-7 kilo verseydim.
acaba mutlu oluverir miydim??


insan denen soysuz yaratık, uyan artık. tatminsizliğin yüzünden daha ne kadar hırpalayacaksın, hırpalanacaksın?

acı gerçeklerin ardında gizlenen gök kuşağını gör artık. kendine eziyet edip durma. yanlışlar yaptıysan da bu yanlışları sadece sen yapabilirsin, çünkü insansın. ders almaya bak hatalarından, yanlış insanlarla arkadaşlıklarından, kötü huylarından arınmaya bak. olmuyorsa da boşver. geleceğe bak. düşünüp durmanın ne sana ne de dünyaya bir faydası var.

bir küçük çocuktum ilk defa yatağa uzandığımda. ne olduğunu anlayamamıştım. şimdi kendimi büyümüş gibi hissediyorum. daha fazla alçalamazdım gözümde. kendi gözümde bu kadar düşemezdim. düşünce de fark ettim; ölmedim bu yüzden. kendimi kaybetmedim. tosladım bir duvara; yüksekliğine baktım, atlayamadım. etrafından dolaştım. içim yansa da hala o anı düşündüğümde, kendimi affettim.

Salı, Ağustos 19, 2008

sinirliyim çok çok çok çok çok hem de.
hayatıma soktuğum onca gereksiz insan yüzünden sinirlenmek hiç hoşuma gitmiyor oysa.
arkadaş diyip sırlarımı paylaştığım, dost diyip bağrıma bastığım, hatta kardeşim diyip olanca sevdimi sunduğum insanların ne kadar gereksiz, ikiyüzlü ve bencil olduklarını gördükçe içim ürperiyor.

yüzlerine taktıkları 'iyilik timsaliyim' maskelerini çıkarıp atmak, maskelerinin üzerinde zıplamak istiyorum. benmerkezci yaşam biçimlerinin içinde kendilerinden başka aslında kimseyi sevemediklerini anlayamamalarını, anlayabiliyorum. kendilerini bi bok sandıklarından, her şeyi anlayacaklarını sanıyorlar oysa içleri o kadar boş ki... o boşluğu göstermemek için o kadar çabalıyorlar, kendilerini süslüyüp öyle güzel püslüyorlar ki, bir an kaptırıveriyorsun benliğini.

aynı kendileri gibi insanlardan gelen o 'müthişsinnn!' nidalarına o kadar yürekten inanıyorlar ki, senin neden çekip gittiğini düşünmüyorlar bile. cücük beyinlerinin içinde sen suçlusun çünkü. sen ona layık olamadın. bağışlanmayı sen hakediyorsun ya, onlar da seni alttan alıyorlar.
işin komik yanı, sen böyle düşündüklerini biliyorsun. susuyorsun çünkü bu düelloda kazanma şansın yok. sen onlar kadar kaz kafa olamazsın. insanlara değer vermeden onların yanında duramazsın. hatta sevemezsin saygı duymadığın birini. hatta hatta nefret dahi edemezsin. içindeki o kocaman boşluğa katıverirsin o dost bildiklerini de. boşlukta yitip gidiverirler. aynı içinden kalbinden gittikleri gibi.

işin komiği, bu yazıyı üstüne alınacak o kadar kişi var'dı'ki hayatımda, kime ve neye yazdığımı anlamayacak kadar aptaldılar.

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

rüya yapar mı bunlar?
bilmem belki dedi iç ses. üstünü okumaya pek bi üşendim.
son bölümlerini izledim avatar'ımın. evet o benim biricik avatarım.)
hüzünlendim sonra, geçmişten kalan üç beş hatıraya bakmak gibiydi, aynı onun kadar hüzün vericiydi.
geçmişten gelen mektupları okumak mesela, fotograflara bakmak sanki ordaki sen değilmişsin gibi
kalakalmak.
ne olmuş lan bana dedi iç ses. yalnızlığın dibindeyken yankılanıyor niyeyse onun sesi.
işte eko yaptı içimde, duvarlarıma çarptı. hava bükme hareketleri yaptı bünyemde; o kadar güçlüydü.
anlayamadım ben hala niye taktığımı. eğlenirken bir güncük olsun, kendime neden ihanet ettiğimi.
bilemeyeceğimde sanırım.
meraktan ölen kediler gibiyim, son miyavlamalarımı yaşıyorum oysa. artık merak etmiyorum insancıkları. onların fotograflarını, onların iletilerini, onların konuşmalarını. etmeyeceğim ya da. şu ufacık kedide usulcacık oturursa, kıvırırsa kuyruğunu oturursa uslu uslu yanı başıma.

sonra kapı çaldı filmde. taa uzaklardan gelen bir yabancı, kendi geçmişimden yabancı kaldığım bir anı geldi yanıma. nasıldı o şarkılar? işte o şarkıları dinlemek gibi. rüyada olmak gibi durum aslında. ne uyanabiliyorsun ne de uyanmak istiyorsun. temiz evindeoturmakdüşünmekbağırmakkızmakhattaağlamak hoşuna gidiyor.
noldu lan bana dedi iç ses. niye beni taklit ediyorsun dedi sonra. hırpaladığın yetmedi mi kalbi mi? sevginle boğduğun? iç dünyamı dikizlediğin? ahkam kestiğin? yetmedi mi sana küçük kedi? hey gidi iç ses hey.

hava bükme hareketleri yaptım sonra büküp sözcükleri geldikleri yere gönderdim. kapıyı kapatıp arkadan 3 defa kilitledim.

rüya yaptırır mı bunlar?
en iyisi arkasını bir okuyalım dedi iç sesim.
kalakaldım.
dönüp gelebilmeme. bu kadar güçlü kalabilmeme. tek kelime etmeden susup, içime gönderebilmeme meraklı kediyi.

hey gidi iç ses hey.
dışarımdaki sen olsan dünyam nasıl olurdu acaba??

Salı, Temmuz 29, 2008

sandığından daha fazlayım dedi delikanlı.
aslında göründüğümden daha çok, daha çok.. diyecekken güzel kız sözünü kesti,
ama ben değilim dedi ben göründüğüm kadarım.
delikanlı sustu kaldı. her zaman ki gibi güdülerini dinlemekten utanmış, sıkılmış bir halde güzel kıza baktı. kızarmıştı gözleri, alerjiden. tam net seçemiyordu kızı. sahiden bu o muydu?
ona daha iyi görünmek için yapıyordu her şeyi; onun için erkenden uyanıyor, onun için çalışıyor, onun için okuyor hatta hatta onun için yaşıyordu. o yüzden göründüğümden çok demesi de anlaşılırdı. ama kız anlamıyordu. o güzel kız sadece delikanlının sadece kendisi gibi olmasını istiyordu. her iki anlamda da ama. yani hem delikanlı delikanlı gibi olacaktı hem de kıza benzeyecekti. olmuyordu ama, delikanlı kızdan 'farklıydı'. bu artık gözle görülür olmuştu. anlaşılır olmuştu ve kızın güzel gözüne giriyordu. teni farklıyı istemiyordu. kalbi istese de aklı reddediyordu. karmaşıktı kafası ama artık kız biliyordu. tek istediği mutsuz olmaktı. mutsuz olup, çevresindekilerin ilgisini çekmekti. ne alaka diyecek oldu delikanlı. o bakışı attı...
anlamıştı sanki kafasından geçenleri. kız dönüp delikanlının suratına; sen beni seviyorsun biliyorum, hem de olduğum gibi seviyorsun. ama ben ne kendimi olduğum gibi ne de seni olduğun gibi sevebiliyorum dedi. artık durmadan mutsuz olmak ve seni mutsuz etmek istemiyorum dedi akabinde delikanlı hayır diyemeden. benim seni yıkmam gerek, mutsuz olup kafama bir şey takmam gerek; biliyorsun huzurlu yaşayamıyorum. durmadan problem çıkarıyorum, ilişkimiz hakkında, senin hakkında. işte bu yüzden senin hayatın da -sen istesen de- olamam. o hayatı, o hayalleri paylaşamam. çünkü sonunda korkup kaçacağım, mutlu olmaktan. ya da başka problem yaratıp zehir edeceğim geleceği. hastayım işte, ilaçlara ihtiyacım var belki bilmiyorum. seni harcamayacak kadar çok seviyorum anla beni dedi kız.
delikanlı telefonu yere attı, üstünde zıpladı. bilgisayarı kırdı. kendini öldürmekle tehdit etti. önce anlamadı kızı. anlamak istemedi. hayellerinin söndüğüne inanmak istemedi. hayatın karardığına inanmadı. hoş zaten kararmamıştı. sadece kız hastaydı, ama hastalığı kendinde aramakla meşguldü. kız son kez çemkirdiğinde; anladı.

kız sustu. köşesine çekildi. son kez elvada dedi.
dedim.

Pazar, Temmuz 27, 2008

ne yazmam gerektiğini tam olarak bilmiyorum.
ne rahatlatır ki beni?
sevgi gösterileri mi? yalnızlık mı? arkadaşlar mı? kendim mi???
asla cevap veremiyorum.
çevreme baktığımda artık kimseye güvenmediğimi görüyorum. kimseyi sevmiyorum. en çok da kendimi. o kadar çok eleştiriyorum ki kendimi, ruh halim o kadar dolambaçlı ki, daralıyorum.
ağlamak istiyorum şimdi. daima istediğim gibi.

neden şikayet ettiğimi, neden üzgün olduğumu bile bilmiyorum.
o 'umut' denen illet yok artık harbiden bünyemde neyseki. gerçekten karamsarım artık. yani 'böle böle olacak yaaa, boşuna üzülüyorsun' diyen şahane iç sesim canımı sıkmıyor artık çünkü bir cinayete kurban verdim onu. evet verdim.

içimde durmadan başka birinin bana göstermesini beklediğim ilgiyle yaşıyorum. birilerinin beni düşünmesini bekliyorum. bekliyorum bekliyorum bekliyorum. sonra o insanlardan nefret ediyorum. surat asıyorum, küsüyorum. git burdan diye kovalıyorum onları. bana ilgi gösterenleri beni gerçekten sevenleri de. nerde kaldı dengem? yok evet,
artık yok.

sadece sıkıldım, daraldım kendimden. artık ne yazacağımı bile bilmiyorum. içimden çığlıklar yükseliyor ama boğuklar ne dediklerini anlamıyorum. yalnızca ve yalnızca eleştiriler var etrafımda. kendimden gelen, dostlarımdan gelen eleştiriler.
çünkü dostluk 'Laf koyabilme özgürlüğüdür!'
dolayısıyla alıngansanız yakın dostunuz olmaz, olamaz.
yalnız ve dışlanmış hissederken devamlı kendinizi gerçekten öyle oluverirsiniz.
yalnızım artık ve dışlandım. böyle hissediyorsam neden bu hisleri engellemek için kendimi ikna çabasına gireyim ki? öyle değilse ne değişir ki? böyle hissetmemi nasılsa engellemiyor, o yüzden uğraşmıyorum artık.

sadece unutmam gerek. onu ve o anıları unutmam gerek. beni daha fazla sevecek bir insan olmayacak düşüncesine alışmam gerek. kendime katlanmam gerek. hep yalnızdım , onunlayken de. bunu hatırlamam gerek. diğerleriyle de öyleydim ve bu benim suçum değildi, asla olmadı. kimsenin suçu yoktu ama işte yalnızlığımı değiştirmiyor böyle olması ya da olmaması.
sevmek, hoşlanmak, heyecanlamak istiyorum gene. yaşadığımı hissetmek istiyorum gene.
kısaca, duygularımın ölümünü sağlayanların aksine kendimle 'MUTLU' olabilmem gerek.
zorluyorum kendimi, kusuyorum işte fazlasını. ve bunları nasıl yazacağımı bilmiyorum.
kafam kadar karışık bi yazı oldu galiba ama kalbim kadar şahsi oldu....

Cuma, Haziran 06, 2008

melankolik
hoş
ne zaman olmadı ki?
olmak için çabaladığı dahi oldu.
enerjim yok demek hep kolaydır da olduğunda durmak da pek kolay iş değil.
ütü yapmış bir kadının uysallığı var üstünde şimdi.
ayrılığı anlatan kıyafetleri gördükçe, ütü pastı ya üzerlerine,
tertemiz oldular artık; hem kendi giysileri hem onun giysileri.
paketleyip göndermek kaldı sadece. ütülenmiş tertemiz giysiler. enerji sarfedilmiş, uysallık gelmiş ruha.
Travis dinlemek gibi. öyle gitmiş heyheyler.
melankolik işte.
neyi neden yaptığını bilmeyen çocuk,
ah ne çok pişman oldun. utanmıyor musun?
neyse ses etme sen. sus öyle hep. hep sus ki sonunda yalnızlığının bir anlamı olsun.
zebralar gibisin; asla evcilleşmeyen. asla medenileşmeyen, asla yapaylaşmayan, ve asla uyum sağlayamayan. sen çocuk, ütü yapmış sakin bayan.
sen
melankolik.
ağlama.

Perşembe, Haziran 05, 2008

olmadı.
denedim,
yapamadım.
beni seveni sevemedim.
yitip gitti,
kayboldu.

her şeyi tükettiğimiz gibi tükettik bunuda dedi
içim ezildi...

Cuma, Ocak 25, 2008

'içimdeki bir şey ölüverdi az önce.
belki dank etti kafama bilmiyorum.
sevemiyorum artık. içimdeki o sevgi bitti.
hayran olmak sevmek değil biliyorum. ama sevdiğime aynı zamanda hayran olmak istiyorum.'
sessizce kayıp gitmek istemiştim eski benliğime ama anladım ki o eski benlik yok artık. gitmiş. unutulmuş.
imdat simidi sanmış beynim Onu aslında
yokmuş.
cesurca davranmam gerek artık. çok cesur olmalıyım.
beynim söylenip dururken; kalbim gerçekten ne yapacak?

çatma kaşlarını.

Cumartesi, Ocak 19, 2008

nedense aynı his var içimde
karşıma çıkacak gene
biliyorum.
bir şeyler olacağını bana önceden fısıldayan biri var benden içeride.
aklımı yitirdiğimi sanırdım küçükken, ya da uzaylıların bıraktığını beni dünyaya.
bir gün mutlaka dünyayı kurtaracağımı bilirdim mesela. hala inansam da buna yaptığım küçük şeylerin bile bir şeyleri değiştirebildiğine inanmamdandır. ölen bir adamın hala bu dünyayı etkilemesi gibi. ölmek bile bir şey veriyor dünyaya. ister inanç, ister umut ister başka bir şey olsun adı. ben hissediyorum böyle olduğunu.
ve sahtekarım. gerçekten.
bazen kendimi o küçük kapanın içindeki fare gibi hissetsem de o labirentten çıkacağımı biliyorum.
dedim ya peynir beni bulacak.
biliyorum.
ya da ben peyniri bulmaya çalışırken çıkacağım labirentimden. kurtulacağım sahtekarlığımdan. ama önemli olan çıkmak olacak. kurtuluş olacak.
önce düşünmem lazım. zaman lazım bana.
çakıl taşları toplamam lazım derinliklerimden ki açılsın kalbime giden kanallar; tıkanan tüm zihin hareketlerim canlanıversin. tarumar olan iç dengem dengeleniversin.
bazen durmak bazen koşmak isteyen her canlı gibi şaşkınım bu ara. ama biliyorum hissediyorum.
çıkacak karşıma.

gerçekten içinden istersen bir şeyler, oluveriyor. ya da oluvereceğini hissedersen gerçekten istiyorsun....

Cumartesi, Ocak 05, 2008

KİLİNK İSTANBUL'DA!!!
kısıtlanmış hissetmek doğanda varsa;
ve sanki sürekli kısıtlanmak için uğraşır gibiysen,
kısıtladıkça kendini sıkılıyorsan
ve bu histen nefret ediyorsan
ama artık bırakamazsan zincirleri
ama aslında bırakmak istiyorsan
sorarım sana ey yüce hıyar!
ne yapacaksın???

evet aslında doğanda var bu,
en özgür velette olsan şu gri gezegende
yine 'amaaan sınırlar beni kısıtlıyor' dersin..

peki ama hayatını bağladıysan bir şeylere
ve artık
değiştirmekten yorulduysan fikirlerini,
evinde oturup
boyun mu eğmek lazım hayata, kadere??

'sen sıkıldın burda,
daraldın.
konuşasın dahi yok' diyen bir iç bünyeyle ancak bu kadar başarılı olunabilir be annem!!
sorup durma 'neden 100 alamadın?' diye
diyebilmen lazımdı belkide geçmişte.
ama gelecekte sorabilecek misin bakalım
neden susmuyorsun diye?

önemli olan o iç huzura varabilmekse eğer
bünyemi değiştirmek istiyorum
ey içimde yaşattığım her cinsten, her karakterden meydana gelmiş halkım
gidin demek istiyorum, zekayı istediğim zaman gelin!
akabinde değil.

belkide sadece protein eksikliğidir.
gezegen beni sallamıyordur.
bilmiyorum ki.
zaten korkunç olanda
aslında
bilmiyor olmak değil mi?

Perşembe, Eylül 13, 2007

nerde kaybettim ben duygularımı?
hıçkıra hıçkıra ağlamayı özledim ben..
içimdeki bu yalnızlık gitgide öldürüyor beni
beklemeler, özlemler artık canımı yakamıyor çünkü kapadım ben kendimi,
şaşkın şaşkın bakan gözlerimi en son istanbulda sedanın yanında bıraktım;
makinemi yanıma aldım ve çekip gittim bu dünyadan.
arada ortalara çıkan şu 'lenfoma reklamları'
içimdeki karamsarlığı sarıyor.
midem bulanıyor bugün; kahveden.
başım dönüyor gene; yaşamaktan.
tüketiyorum gene; benliğimi.
ve durmadan soruyorum kendime; amacım ne?
ilgi mi çekmek? ulaşamadığıma mı ulaşmak?
kimseyi üzmeden konuşamayacağımı bildiimden doğru cümleler dahi kuramıyorum.
dönüp etrafıma baktığımda bencillikten başka bir şey göremiyorum.
kendim yaptım oysa çevremi, içeriye kendim girdim, etrafımı kendim doldurdum.
demekki diyorum suçlu o beni görmeyen kalabalık değil; benim.
kendimi üzen ve pişmanlık duymama sebep olan gene benim.
midem bulanıyor; kendimden.
başım dönüyor...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

kusmak istiyorsun anlıyorum
yağ bezlerin şişti gene değil mi?
yenilik olması lazım illa
ne adamsın yarabbim
olayın ne senin?
ne ürettin sen bu ara?
kapa çeneni.
saçmalamaca oynamak istiyorsam gene ve gene canım sıkılıyorsa eğer ne yapmak istiyorumdur sence diye sorman gerekmiyor muydu senin?
allaaam burjuvalıktan kırılırken şu ülke topraklarının yüzdesadecebiri sen nerelerdeydin?
yaratıcım?
sus!
kıracaklar senii.

Pazar, Haziran 24, 2007

içimdeki yankılanmayı duyar gibiyim
ama anlayamıyorum dedi kadın
adam boş boş baktı yüzüne kadının
niye anlayamıyorsun diye sorman gerekiyordu dedi kadın
adam boş boş baktı göğüslerine kadının
sana söylüyorum dedi kadın
adam boş boş baktı bacaklarına kadının
oysa ne duygularım vardı dedi kadın, durmadan ağlamak isterdim eskiden
adam boş boş baktı ayaklarına kadının
şimdi seni bile sevemiyorum dedi kadın, seni arzulamıyorum bile
adam boş boş baktı kendi ayaklarına
içim bomboş ve yüreğim saçma saçma atmakta dedi kadın, duyamıyorum kendimi
adam boş boş kendi kollarına baktı
kadın sigarasından bir nefes daha çekti ve sordu: neden seviyorsun beni hala?
dumanı üflerken kadın, adam arkasını döndü; aynadan kadının yansımasına baktı ve
sen olduğun için seviyorum seni dedi.
kadının eli düştü yağ bağlamış kalçalarının yanına ve anladı asla hissedemeyecekti.
adam aynadan baktı kadının saçlarına ve oynama artık rolünü dedi
bir kerede kendin ol, istemeyi bırak ve sahip olduklarına minnettar ol dedi.
hissetmediğin şey mutluluksa eğer zaten ona asla sahip olamayacağını anla artık dedi.
arkasını döndü adam kadının gözlerinin içine baktı
sen aslında madam bovary sin ama farkında değilsin dedi.
o en çok olmak istemediğin ama oluverdiğin insansın işte.
adam gidip odanın en solundaki perdeleri çekti. durdu ve tekrar sözlerine devam etti;
içini boşaltan gene sensin, duygularını öldüren gene sen. beni hayatından atma amacında aslında çok belli sevgilim.
neden? diye sordu kadın. boş boş adamın ellerine baktı.
adam gidip odanın en sağındaki perdeleri çekti. masanın üzerindeki vazoyu ortaya doğru itti.
sen dedi adam. sen mutlu olmak istemiyorsun.
çünkü dedi adam sen mutlu olmaktan korkuyorsun.
durdu kadın, ufak bir gülümseme belirdi kadının dudaklarında.
öyle olsa bile dedi kadın, mutlu olmamı sağladığını nerden biliyorsun?
adam durdu, kadına doğru yürüdü, kadının elindeki sigarayı alıp bir nefes çekti içine ve cevap verdi,
çünkü hayatından çıkarmak istediğin tek şey benim.
kadın durdu, gülümsedi.
sigarayı söndürdü.

Salı, Nisan 17, 2007

kalan tüm kırıntılar için,
uçan karınca duası için,
aklına gelen tüm hikayeler için,
çivisi çıkan bütün muhabbetler için,
için için ağlamamak için,
seviyorum seni demek için,
yazmak için,
acı çekmek için,
kahkahayı sindirmek için,
kendimi yontmak için,
'oku oku' demek için,
'boş vakit mi var?' diyebilmek için,
'ah söyleyemediğim onca şey' için,
tek tek bakamadığım için,
kaybettiğim için,
bazen duygulandığım için,
hormonlarım olduğu için,
çoğu zaman antroposentrik olmadığım için,
kalbimi kaptırdığım için,
yaşadığım için,
hüznün alemini sevdiğim için,
rüya gördüğüm için,
hayal kurmayı sevdiğim için,
hayat kurmayı oynadığım ama asla başaramadığım için,
zayıflama hapları için,
ağlayan çocuklara sinir olduğum için,
eleştiriselleştiremediğim için,
sanatlaşamadığım için,
çamaşır, bulaşık, ev işi için,
sözlerini bilmediğim onca şarkı için,
için için için için
işte geldiğim için.
bazen dünya üzerine gelirdi
durmadan düşeceğini zannederdi.
sonra televizyonun kırmızı düğmesine basardı
anlardı aslında.
unuturdu devamlı ama
anlatacak kimsesi kalmadığında
belkide fark edecekti
dırdır etmeninin boşunalığını.
ama şimdi anlayamazdı;
hayatını kurtarması, ne olacağına karar vermesi, bir iş bulması, elektrik faturasına sahip olması, yatağına uzandığında yarında böle yaparım diyebilmesi ve yarın bu planının değişmemesi gerekiyordu.
sanki ihtiyacı vardı
varmış gibi yapmak aslında zarar vericiydi.
sahip olmak gibi, sahip olmaya çalışmak gibi
gibigibigibigibi
dibi yok miki?

sabah kalktığında havanın değişkenliği gibi değişik biri olmak istemiyordu,
karar verebilmekti amacı
ama aslında onu bile istemiyordu
kaçmak,kaybolmaktı tek arzusu
onunla beraber; o 'her şeyi' ile beraber
tam şimdi kaybolma zamanı. şimdi şu anda...


gidelim buralardan dayanamıyorum
gidelim buralardan kaçamıyorummm.. (nazan ablaya saygılarla)

Pazar, Aralık 10, 2006

rüya gördü. dün gece. korkarak uyandı. yalnızdı yatağında, yapayalnız. gerçekten bir rüya mıydı diye sordu durdu kendine. rüyaydı değil mi? kaybetmedim onu değil mi? diye sordu. ama çocukken bedeninin dışından kendine bakmayı başardığı o andaki gibi garipsedi durumunu. hani durmadan, konsantrasyonunu 100 de 100 sağlamışken, sorarsın ya kendine neyim ben? kimim ben? diye. sonrada cevap veremez ruhun buna. dışarı çıkıp gösterir sana: 'bu olabilirsin' der. ama sen işte tam o anda tüm evreni, varoluşunu garipsersin. ben? diye takılır kalır cümle dilinde. sonra unutmak için silip süpürürsün beynini. geriye garipsediğin benliğin, eski kılığında sana geri dönüverir. oysa yabancıdır sana, hepte yabancı kalacaktır.işte o bu anlardan öyle çok yaşamıştı ki -hangimiz yaşamayız ki?- bu rüyayı da onlardan biri sandı. benliğinden çok uzaktaki yarımının inanmadığını sandı. gittiğini. hem belki gerçekten gitmişti. asla bilemezdi.

anneannesinin evinin bulunduğu apartmanın en üst katında garip deneyler yapan biri vardı rüyasında. kendisi de bunu araştıran bir dedektifti-kısa bir süre için-. bu garip deneyler yapan adamı hiç görmesede icat ettiği bakteri insanın aklını bulandıran kurnaz bir şeydi. ve o da hastalığı kapmıştı. beyninde durmadan kendi olmadığına dair bir ileti yanıp sönüyordu. ve aniden anladı. eğer burdan arabaya kadar ki mesafeyi aşamazsa sonsuza kadar kaybolacak, kaybedecekti. yanında sevdiği adamın bedeni vardı. yüzünü göremiyordu. kafası bulanmıştı. durmadan ona beni götür burdan, gerçekten bu benim, diğeri değil. benim; gerçek ben benim diyordu. ve biliyordu eğer inanmazsa karşısında ki, korkar, çeker giderse kaybedecekti. çok heyecanlanmıştı. durmadan dil döküyordu ona, benim ve seni seviyorum, nolur götür beni burdan, nolur gidelim. haydi bir şey yok burda, gidelim. uzun süren yakarışlarında, durduğu nefes aldığı her an ; sevdiği adam tereddüt ediyordu. sonra sustu. eğer dedi devamlı böyle inandırmaya çalışacaksam kendimi, kaybedeyim. ama adam bir daha tereddüt etmeden koluna girdi, arabaya kadar son sürat gittiler, kapıyı açtı adam binmesi için yadım etti ona. bindikten sonra arabaya, karanlıkta ilk koltukları seçti gözü . arkasına tam dönüp sevdiği adama bakıcakken uyanıverdi.
orda mıydı? ona inanıp gerçekten arabaya onunla binmiş miydi? yoksa bakteriye kanıp ondan vazmıgeçmişti? asla bilemeyecekti.
uyumaya çalışıtı tekrar. yapamadı, çünkü aklındaki bakterileri kusması gerekiyordu.

Cumartesi, Aralık 09, 2006

sevgili seninle ben pergel gibiyiz:
iki başımız var, bir tek bedenimiz.
ne kadar dönersem döneyim çevrende:
er geç baş başa verecek değil miyiz?
ömer HAYYAM

sabah uyanmak istemiyordu. okuduğu kitabın etkisiyle mi yoksa gece gece içtiği kahvenin etkisiyle mi ne tüm gece uyayamamıştı. uykuya dalardalmazda rüya görmeye başlamıştı.
kahverengiydi içi rüyasında; eski dostlarının hepsi nefretle bakıyorlardı suratına. ikiyüzlüsün diye bağırıyorlardı. neden hep yalan söyledin bize diyorlardı, neden sürekli sakladın duygularını bizden de oynadın bize. cevap veremiyordu ilk. uzun süre sessizce bekledi. ama sonra bağırışlar artmaya başladı, suçlamalar çoğalmaya.. bu yüzden içindeki son iplikte koptu o da bağırmaya başladı. aynen şöyle dedi:
'sizin yüzünüzden! sizin egonuzdan! söyleyemedim içimdekileri çünkü istemezdiniz. oynadım size çünkü sizleri çok sevdim. duymak istemediğiniz belkide duymaya hazır olmadığınız şeyleri yüzünüze vurmak istemedim. sessiz kaldıkça azarlanmaya alışsam da artık bıktım bencilliğinizden. daima doğru davranan hep siz misiniz ki beni yargılıyorsunuz? geçmişimdesiniz artık ve size hesap vermeyeceğim. geleceğimede almayacağım çünkü hep vermek zorunda olmak istemiyorum..'
konuşma böyle sürüp gitti belki tam hatırlamıyordu. ama uyandığında asla söyleyemeyeceği sözleri suratlara - hayal de olsa- söylemiş olmanın verdiği pişmanlığı taşıyordu. ona göre değildi kalpleri bilerek kırmak kendini koruma uğruna, değildi işte. bu yüzden de hep yargılanacaktı işte.

kalktı. yatağına dışarıdan bir daha baktı. ağlamak üzereydi ama tuttu kendini. sabaha böyle başlanamazdı. rüya uğruna tüm gün çöpe atılamazdı. sessizliği ve aklındaki düşünceleri bozmak için televizyonu açtı. karşısına oturup çizgifilm izledi. reklamlarda kendine kahvaltı hazırlayacaktı ama vazgeçti; sıcak çikolata yaptı kendine. üzerini değiştirmeye üşendi; pijamayla oturmaya karar verdi. üzerine çikolata dökmekten korkmadan içti sıcak sıcak. çizgifilmini küçükken yaptığı gibi bir dakika gözlerini ayırmadan izledi. sabah artık muhteşem bir anıydı. kötü rüya eskide kalmıştı. unutmuştu. kendine sevdiği bir dünya kurdu o anda ve sımsıkı sarıldı ona. kendi olduğu, kendi kurduğu, sadece sevdiği şeylerin olduğu bir dünyaydı bu. ve asla bir şeye değişmeyi ummuyordu. sonra çizgifilmin en heyecansız yerinde kapı çaldı; üzerinde mor bir kazak olan adam kapı da dikiliyordu, hissediyordu bunu. koştu. koştu ona doğru. yani kapıya doğru koştu. koşarken tökezledi, sendeledi. hatta bir kere yere düştü. eli acıdı ama önemsemedi. ona doğru koşarken düşmek bile huzur vericiydi. sonunda erişti kapıya; açtı kapıyı. orada onu bekliyordu işte mor kazaklı adam. huzur içinde bedenini onun kollarına bıraktı. hikayesi de burda bitti.

Cuma, Kasım 10, 2006

kahve eşittir bağımlılık diye yazdı başlık olarak, neden yazdığını da gayet iyi biliyordu. kendine not olarak bırakmak istedi görünürde harflerden oluşan ama aslında 1 ve 0 lardan ibaret olan bu görüntüyü. ne büyük acı diye isyan ederken bulduğunda kendini hala; şaşırdı içinde barındırdığı öfkeye. öfke sanki uzun zamandır içinde sakladığı bir enerjiydi; birden ortaya anlamsızca çıkıveriyordu. aslında öfke de değildi şaşırdığı, duygularının hala varolmasına şaşırıyordu. yaşamaya devam ederken hala duygularının varolmasına inanamıyordu.
gerçekten hala acının bünyesinde barınıyor olmasından hoşnut muydu? hayır; hiç sanmıyor. mutlu olmak, sevinmek, hoplayıp zıplamak gerçekten taa derinden eğlendirmişti onu. eğlenmek zararsızdı; eğlenmek için kendinden bir şeyler vermeye başlamadan önce. saçma evet biliyor şu anda bunu. elinde varolanlar için sürekli başka şeyler daha vermek zorunluluğuna bir defa inanmıştı küçükken işte. küçükken, top oynarken; topuna sahip çıkmak için elmacık kemiklerinin kırılmasına izin vermek zorunda olması gibi. ya da burnu kanarken kimse kızmasın diye evde yatması gerekirken sokağa çıkması gibi.' evde kan lekeleri olmasın diye dışarda başının dönmesine aldırış etmemeye çalışmaktır; ev huzurunun devamı için kendinden bir şeyler vermek. kanınla huzuru bulmaya çalışmak.' diyor sürekli içinden ama artık inanmıyor bu yaptıklarına. çünkü sonuçta babasının annesini sevmesine; huzurlu bir biçimde yaşlamasına neden olmadı yaptıkları ya da topuna sahip çıkmaya. kendi acılarından başka hiçbir şey vermedi, biliyor artık bunu.

katılmak istemiyor artık. geçmişe takılıp kalmak istemiyor. geleceğe bakarken hayatını arkadaşları, ailesi ya da sevgilisi üzerine kurmak istemediğini de biliyor. gelecekte sadece kendi akıl yürütmelerine güvenmek, insanların söylediklerini umursamak istemiyor. insanları önemsemek istemiyor. biri ona çarptığında önemsemiyor artık mesela. o da onlara çarpıyor bir güzel. ama bu da geçecek zamanla artık çarpmayı istemeyecek. görüyor, önceden istiyor da bunları. zamana ihtiyacım var desede, sanırsa kendine yalan söylüyor.
çünkü bağımlı o;
kahveye.

yazarken rahatlıyormuş üstelik; kimsenin okumayacağını bildiği bir yerlere bir şeyler yazarken.
dünyadan koptuğunu hissettiği anlarda ağlayabiliyormuş, mutluluktan.
içmeye başladığında ancak kafası çalışabiliyormuş; okuduklarını anlayabiliyor, söylediklerini silebiliyormuş. söylediklerinin yazısıyım; kısacası onun yalancısıyım. kurgusuyum. fotografıyım, sayısal düzlemde sıralanmış şifresiyim.

ama kızıyor o dertliyken; sürekli dertlendiği insanların, kendi dertlerini anlatmalarına. sizi dinledim ya ben diyor durmadan, iki dakikada siz beni dinleyin!
ama atamıyor bu çığlığı, ve hayatının sığlılğını kabulleniveriyor.
kendikendinin kurbanı o, kendikendinin başarısı.
mutsuzluk o, mutluluğun kaynağı.

televiztyon ve bilgisayar başında geçirdiği her dakikaya yanarken
durmadan tembelliğe salmak istiyor kendini. neden ben de tembel olmayayım diğerleri gibi diyor?
oysa etiketini parlatmak için giriştiği bir aktivite bu. kendisi iki dakikanın hesabını yaparken daha mutlu hissederdi oysa. unutmak istedi çalışkanlığını; kendini adamışlığını. çünkü kendini birşeylere vermekte sonuçta bir şey getirmiyordu ona göre. ama şimdi anladı ki mutlu olmak bazı şeyleri yaparken; hayatta bir insanlayken ki mutluluğundan çok daha büyük. ölçüm yapamasada çok net; anladı işte.

hayatını bir şeye adamamak aslında daha güzel diye düşünsede o da her insan gibi bir şeylere yaramak istiyor. bir şeylerin parçası olmak. ve artık anladı ki; o bir insanın gelipgeçen duygularına bağlamak istemiyor kendisini. aşkın pırıltısında ölmek istemiyor.
bencilliği sevmiyor. kendini ise hiç. insanlardansa nefret ediyor.
aslında kendini tanımıyor;tanısa sevecek; düzelecek.
düzelmek mi istemiyor?
belkide kahveden kopamadığı gibi devamlı kendi kendiyle uğraşmaya bağımlı
bağımlı işte.

kahve eşittir bağımlılık
ve kedi köşeyi döner. karnıma zıplar. karyolamda örtüyle arama girer. otobüs döner gelir. kimse inmez. diye yazar. tam bileklerini kaserken. kimse yetişemez. kimse gelmez çünkü. otobüsler pahalıdır ya . paradır ya. ölür işte. yazdıklarını 0 ve 1 ler olarak kalıcağını bilerek, okunmayacağını bilerek ölür gider.
son

Pazartesi, Ekim 16, 2006

bazen gerçekler sandığından daha acı oluyor.
sevilmediğini
senin sevdiğinin aslında senin kadar sevmediğini anlamak
hatta bunu ölçmek bile
çok çok acı oluyor.
içime bir acı oturdu gene
kaldırmaktan sıkıldığım bu acılar
delip geçiyor artık beni
aldırmamaya çalışmak
mevzuları daha da bir büyütüyor kafanda.
sevsende aslında sevemiyorsun bir daha.
kahrolsun aşkı bulma aşkımız!
tıkanıyorum artık ağlarken
tıkanıyorum ve neye ağladığımı unutuyorum;
kendime mi, sevgiye mi, aşka mı, yalnızlığıma mı?
seç birini haydi.

haydi! kırık parçanı dışarıya at artık.
durmadan ağlatan tarafını,
at gitsin işe yaramıyor.
kırılmakta işe yaramıyor hatta bazen umursamakta.
sevmek her şeyin üstünde insanları ne yaptıklarına bakmadan sevmek
hataları siktirr etmek.

siktirin gidin o yüzden başımdan
yaptım evet hatalar ve yapmaya devam ediyorum!!
etmek zorundayım
kafama vurmak zorundayım
vura vura öğrenmek zorundayım.

sevgi bittiğinde çekip gitmek zorundayım bir de
ya da karşındakinin sevmediğini anlayıverdiğimde.
anladım ve çekildim sahneden.
bir süre boş bu sahne
boş kalmak zorunda kendi sağlığım için.
ister takıntı de ister yalnız olma korkusu umrumda değil
sevdim ben
ve her sevgim
kimse anlamasada dibine kadardı!!!!
anlamıyorsanız siz, kabahat benim değil,
beni sevemiyorsanız, o da benim kabahatim değil!
haydi anlatın bunu kalbime
biri gelip anlatsın bunu kalbime
kırılmasını engellesin!
istediğim ve artık muhtaç olduğum sevgiyi
biri gelip versin..

tıkandım ağlarken ve gene neye ağladığımı unuttum,
gerçeklik yok artık bünyemde
çünkü her şey yalan işte
kocaman bir yalan.

Perşembe, Eylül 28, 2006

gerçekleri unutmuşum;
tanrım ne kadar salağım.
her şeyi unutma ve her şeyi anlatma halimden vazgeçmek gerekti değil mi?
dikenlerimi kendime batırmalı, kendi canımı yakmalı, sonunda kendim olmaktan çıkmalıyım.
oysa ben ne yapıyorum?
unutuyorum geçmişi durmadan.
yeniden gerçeklikler yazıyorum;
ama geri döneceğim yer aynı yer
özgürlüğün olmadığı, yaşam enejisinin kalmadığı, bunalmaktan başka bir haltın yapılmadığı yer.
zor değil her şey bilmiyorum sanma
ama mutluyken ve çevrene mutluluk verirken daha kolay bazı şeyler.
anlamalarını, paylaşmalarını, yargılamadan bakmalarını, arkanda olmalarını bekliyorsun ne olursa olsun.
oysa ne kadar boşuna bir çaba olduğunu daha şuracığa yazarken anlayıverdim.
ben kaçtım oradan ve geri dönmemek uğruna uygulanması gereken şeyleri de yapmadım.
kahretsin ki hayal ettiğimiz gibi değil dünya; anarşizm yok, geçmiyor burda.
her şey için daima ödüller ve cezalar var. onlar için çabalayıp duruyor, onlar için durmadan hayatı ıskalıyoruz. biz yani 2 benlikli şahsı salak. ödüller için kıçını yırt caaanım; ödülünü aldığında devamı için çabalamaya devam et ki ödülün tadını çıkarama! hem zaten ödül ne ki? niye ki? istediğim yaşam buyken neden orada acı çekmemi istiyorsunuz? neden devamlı çabalamak zorundayım?
her şeyin cevabı
'burası aslında sınanma yeri'
bilmiyor muyum sanıyorsun?
ama sınanmaktan ve ödüller kazanmak uğruna sürekli her şeyi ıskalamaktan,
iyi ve mutlu olduğum her gün sevdiklerim tarafından yıpratılmaktan,
o günün mutlaka içine ediliyor olmasından
gereksiz cezalardan sıkıldım artık!!!!
hayatımla ne yapmak istediğime kendim karar vermek istiyorum.
isterse dünyanın en kötü kararı olsun, ben karar vermek istiyorum
verilen yargıların değişebilir olmasını istiyorum
paylaşılanların, anlatılanların üzerine ne ben ne de başkası tarafından gölge düşmesin istiyorum
istiyorum istiyorum istiyorum
sıkıldım artık istemeklerden
tüketmeklerden
ağlamaklardan
başkası uğruna mutsuz olmalardan
kimseye artık hiçbir şey anlatmayacağım,
dinlemek sadece dinlemek olucak asli görevim bundan sonra;
saçmalamaya son veriyorum
kendime ayar çekiyorum.
madem vermeden asla alamıyorum(ödül ceza baabında)
ayarımı tutturmak zorunda olarak kendime iskence ediyorum
ödülümü bekliyorum
hadi bakalım..
saçmalamayı kesiyorum
çünkü ne ceza ne ödül umrumda değil artık
sıkıldım biliyormusun bir şeyleri önemsemekten
daraldım
bunaldım
hayat buysa yaşıyorum işte
olduğu gibi
önkoşulsuz kabul ediyorum
kendimi
sadece ben ediyorum sadece de ben edeceğim.
önemsediğimden değil
layık olabileceğimden hiç değil
sadece
böyle olduğu için.
nedensiz bir şeyler yapmak
bencilliği eylem olarak bir şeylerin içine katmadan yaşamak
konuştuğunda yargılanmayı sevilmemeyi umursamadan sadece güven duymak
evet evet
ütopya
ama oluyor işte
kimse görmesede.

Cuma, Eylül 22, 2006

uykum var
uyumak istemiyorum
yapacağım
en azından yapmaya başlayacağım o kadar çok şey varki..
ilginç olan duygularımın çok değişken olması
dün mesela içime kapanıktım,utangaçtım, sıkılmıştım her şeyden
bugün durmadan konuşmak istedim..
duygular her canlının bir şekilde yapması gereken çevreye uyum kuralının bir versiyonuymuş,
yani; insan çevresine daha kolay uyum sağlamak, hayatta kalmak, daha kolay karar vermek ve harekete geçebilmek için duygulara sahipmiş.
duygulardan yoksun olmak demek doğamıza tersmiş.

yağmur yağdı bugün, ıslandım.
şemsiyem yoktu yanımda, kırılmıştı.
kimse şemsiye almadı bana, kimse şemsiyesini paylaşmadı benimle
ya da.
gitgide yalnız olmaya başlıyorum ve dostlarım küsüyorlar bana.
neden ne olursa olsun; dostlarım çabucak küsüyorlar bana.
yalnızlaşıyorum ve sanırım bu bile duygu sömürüsü sayılıyor.
işin komik tarafı ne sinirlenebiliyorum bu duruma nede kızabiliyorum artık. takmadığımdan,umursamadığımdan değil; kırılmadık bir yanım kalmadığından; kırılan incinen insan sinirlenir , umursar çünkü(bence).
yapamadıklarım hep 'yapmıyorum' gibi algılanıyor. neden peki? ben yapamıyor olamayacakmıyım hiç? zamanı ayarlayamayan, arayamayan, hızlı düşünemeyen, kendiyle meşgul, yapabileceklerinden mutlu hayallere kapılmış, hüzünsüz, kalıpsız, belkide kafası karışık, meşgul.. olamayacakmıyım hiç? ve bunlar neden olarak sayılamayacak mı hiç? daimi suçlu ve 'anlayış gösterilmeyen' arkadaş mı olacağım? nedenlerim olmasa dahi bilinen sevgim neden kalıpların kırılmasına yardım etmiyor hiç? birşeyleri düşünememiş olmak neden hep sevgi eksikliği olan ve gereksiz insan konumuna sokar beni? ben dostlarımın yanında kendi istediğimde olmuyorum ki hiç. ortak zaman bulunduğunda yanlarına gidiyorum; böyle olmasa hep yalnızken ağlıyor olmazdım, kendikendimin doktoru da olmazdım, en mutlu anlarımda bu kadar bozguna uğratılıyor da olmazdım. gerçek yok bu yüzden hiçbir zaman; tarafta. taraf olmak bana bu yüzden güç geliyor, yandaş olmak. çünkü herkes haklı, herkes insan. suçlu yok, haklıda bu ölçüde. ya herkes haklıdır ya da hiçkimse. ne taraftan baktığına göre haklı değişir ; bir taraf olmak bir kalıba girmek istiyorsan. ama reddediyorum bunu ben işte. o yüzden artık kimseye kızmıyor, kimseye sinirlenmiyor, kimseye küsmüyor, kimseye darılmıyorum. kırılmakta artık geçti benden kırılacak bir yanım kalmadı. darmadağınık büyüdüm ben, bütün olamam bu saatten sonra, bütün olmamı beklemeyin , eğer bekleyenim varsa.
duygular demiştim insanın çevresine uyumunu kolaylaştırıyor. işte değişti duygularım çünkü beden anladı artık, o duygularla yaşayamayacağımı. kendikendime zararımın olduğunu.evrim geçirdim de denebilir. ya da bir ekran koruyucusu olmuşumdur. görenler inanmaz bana...

Pazar, Eylül 17, 2006

karmaşa ve boşluk
sıkıntı ve hiçbir şey yapmak istememe arzusu
televizyon
bilgisayar
radyo
antihümanist birsürü yaklaşım
akıl saçmalıkları
kalp yorgunlukları
dağılan benliklerin kurtulma çabaları
beyaz defter kağıtları
hastalık yaratma ihtiyaçları
iki ben
bir bomba ediyor aynı anda konuşunca
ve saçmalamıyorum artık
kendimi görüyorum artık
sevmiyorum artık
canım yanmıyor artık
hissetmiyorum artık
desem başarsam
mesela
insan olmayacağım sonunda
alsınlar burdan beni
götürsünler uzak çok uzaklara
ki
sesimi duymayayım orada
'dikkat' diyen sesimin çabasını
yalnızlık isteyen 2. karakteri hayatımda ki
aslında içimde olan o ben i.
o huzura geri dönmek
çaba bunda
gece yanıma ilişen o huzura ulaşmak artık benim çabam,
(virgülden sonra konuşulmaz sussana!)
huzuru veren neydi?
sabah uyandığımda bir sabaha 'ne güzel gün yahu' diyerek kalkma nedenim neydi ki?
rüyalar aleminden gelen ilahi bir şeydi o
yalnızlığıma tecavüzdü o
o huzuru verendi o
rüyaydı o
seslendi hafifçe
delirmediysem eğer gerçekten duydum onu
adımı söyledi o
inancımı tazeledi o
gitti o
huzuru armamın
rahatsızlığa savrulmamın nedeni o

-bir rüya gördüm ben 1 hafta oldu göreli; gerçekte bir şey dolaştı yanımda. sardı. üzülme dedi bana. duydum onu gerçekten. uyandığımda her şey çok güzel olacaltı, o yüzden uyandım zaten. ama olmadı; olamazdı da zaten. o sadece beni denemişti belkide hazır mıyım diye. bilmiyorum. yalnızca anlattığımdan beri bunu, gelmiyor artık. gitti. -

vapura binmek istemek
ağlamak istemek
konuşmak istemek
yemekyemek istemek
istemek istemek
hep istemek
bıktım istemelerden
istemelerden sıkıldım
kendim olma ihtiyacım var benim sadece.
acı olan gerçek
gerçek olan tek şey acı;
acıyı köküne kadar yaşayınca bir kere artık acının nedeni koymuyor adama
bana.
sevgi acının içinden geçmek için bir araçsa eğer
ve gerçekse
bencillikle biter her şey.
kendikendime; monoloğum
bağlamaz kimseyi
başkasıyla konuşamamaktansa
monoyum ben
anlatamadığını anlayınca, anlaşamadığını kanıksayınca
monoyum ben.
sadece acı gelmiyor artık bana
çünkü hayatımda acı veren bir şey kalmadı
sattım hepsini beleş fiyata
çok şükür Allahıma!
sadece hüznümü seviyorum
hüznü seviyorum
ilgiye ihtiyacım yok bu anlarda
kendikendime monoyum artık
tek tabanca
kalburüstü gerçeklik belki nagerçeklik olsada
al sana bir numara;
hüznümle uğraşma ikincil kişim
sesim benliğim bırak dağınıklığını topla daima
ancak sen istersen kendine acı vermezsin.
yık gerçeklerini
yerine yenilerini yap
sadece kendin olmaya bak.

Pazar, Eylül 03, 2006

ne olucam ben?
dünyayı kurtaramıcam hiç,
vampir avlamıcam ya da.
ne olucam ben?
biyolog olup kansere çare
aids e düşman olamıcam
ne olucam ben?
fotograf çekip kendimi anlatmayı
yeni bir şeyler yaratmayı başaramıcam
ne olucam ben?
mutlu olucak mıyım?
sevilecek miyim?
kullanılmadan, yıpranmadan, salak gibi hissetmeden, yorulmadan, hayallerimi yıkmadan..
ne olucam ben?
ne olucam?
ne olupta 'kendi ayakları üzerinde duran' insan olucam?
benden bir bok olmıcak
bunu bilmek bununla yaşamak yaramıcak.
kendi ölümüme, dağılmama içiyorum,
yalnız olmayı çok seviyorum.

Pazar, Ağustos 27, 2006

DÜNYAYA GELDİK BİR KERE
KAVGAYI BIRAK HERGÜN BU ŞARKIYI SÖYLE
SEVDİKÇE GÜLER HER ÇEHRE
MUTLULUKLAR BİR OLSUN ACI BİRLİKTE

TARIK AKAN-FİLİZ AKIN..

TÜRK FİLMİ SEVGİSİ ARTTIKÇA ARTAN BU.

- İngilizce bilir misin?
- evet
-Az mı çok mu?
- Biraz
(aynı filmde geçer bu diolog, alt yazısı olmayan ingilizce konuşulan bir filme gider iki sevgili ve kız hiç bir şey anlamaz) aşk mı şimdi bu?
hmm bilmiyorum.

geçen milyonlara bölünmüş kişisel tarihimde bir ilk gerçekleşti ve tüm bölünmüş şizofrenik benliğim tek bir konuda birleşti:

-bu t-shirt e sığamıyorum bugün, sanırım patlayacağım
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende..
(keşke konuşurken beynim de üç nokta koyabilse ve diğer 1399 tane 'bende'yi duyamasa)

Pazar, Ağustos 13, 2006

yabancıyım
evet
çok yabancı hemde.
susturucuyum birde tabii
herhangi bir ortama girer girmez ortam susar
nedense son zamanlarda
ya da hep öyleydi,
ki ben anca anladım.
yalnız mıyım?
bilmem
belki.
neden çok soru soruyorum?
bilmiyorum
soru sorunca muhabbet olucak sanıyorum da ondan sanırım
ama
genede
susturucuyum işte
çokça da yabancı.
yabancılığa alışsamda
yalnızlığa da
susturuculuğa
alışamıyorum.
kararıyor içim
gölge oluyorum sonra
hayalet belki
görünmez oluyorum işte sonuçta
kendime gelince de artık
yapacak pek fazla şey kalmıyor
çünkü kimse beni aslında görmüyor.
umrumda mı?
aslında hayır
artık değil.
yalnız olmayı seviyorum
çok uzaklardaki o duyguyu da yitirdiğimi
artık öyle şeylere inanmadığımı da biliyorum
işin garibi artık canımı sıkmıyor
ama içim boş işte
daha önce olduğundan daha boş hemde.
giderken uzanıp birini öpemeyecek kadar dangalak
kıskanılmaktan mutlu olucak kadar yapmacık
bırakıp gidecek kadar kendine yalancı
uzak duracak kadar kendine güvenen
sevemeyecek kadar bencil
içi boş kalabalık
susturucu bünye
yabancı şahit
sadece şahit
konuşan ben değilim
içimde ki diğer ben
hey sen
dinleme beni
ya da seyretme
dön arkanı
çek git
yakışan bu sana
başkası değil.
iki kişiyim içimde
ve aslında sevmeye başladılar birbirlerini
ne kadar yapmacık ne kadar bencil ne kadar dangalak olsalarda
öldüğümde arkamdan ağlayacak arkadaşlarımda var işin ilginç yanı
ne kadar önemli bir konu değil mi?
susun artık
çekilin kabuğunuza
çıkmayın bir müddet dışarı.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

gördüğüm anda tüm dünya sustu
işin boktan tarafı o sırada
o konuşuyordu.

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

picassonun da dediği gibi yıkmadan yapamaz insan.
kendini her defasında yıkacaksınki yeniden bir kendin yarat.
devamlı değişimin amacı da budur belki
sürekli yenilenme
kendinden yeni kendinler yaratma çabası.
sonra da ardına bakıp nerelerden buralara geldim demek belki
egoyu parlatmak.
gerçekliği kendine ait gözlüklerden görmeye başladıktan sonra belki aramıyorsun yeni kendinler,
egon umrunda olmuyor kimse inanmasada.
değer verme yargıların tutukluk yapmasa mesela
arada
mevlevihanedeki kadar huzurlu olacaksın daima.
osmanhamdibey yokuşunda yürürken biz;
dedim kendime
neye üzülüyorum?
kime üzülüyorum?
neden üzülüyorum?

sonrada dedim kendime ;
hiçbir şey sandığın kadar zor değil.
bırakırsın,ayrılırsın,özlersin,seversin,aşıkolursun,beklersin,gidersin,
çekersin,
parçalarsın,koparırsın,dağılırsın,dağıtırsın,çalarsın,
söylersin,kapatırsın,açarsın,dalarsın,sevişirsin,dinlersin,
konuşursun,içersin,yazarsın,okursun..

sakin ol,
sinirlenme,
anlamaya çalış,
değer verdiklerin değer vermiyorsa;
en azından sana öyle gelmiyorsa
zamana bırak kalbini
parçalanma iki dakka
bak nasıl değişiyorsun!
nasılda anlamaya başlıyorsun.

yık gerçeklerini
yenilerini yap
kimseyi dinlemeden sadece kendin olmaya bak.

Cuma, Temmuz 21, 2006

aslında hiç birşey sandığımız kadar zor değil.

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

söylenmeyecek sözlerle bozduğun zaman an'ı, geri alınması zor nefreti kazanırsın.
boşversen de herşeye ,sonradan pişman olsan da ya da
artık anlaşılması gereken anlaşılmıştır. görev tamamlanmıştır.
bazı şeyler olmaz zorla, zorlamamak lazım.
bazı genlerde yazmaz işte anlayış, anlamazdan gelmekte sende yazmayınca ya da
olmuyor zorla, zorlamamak lazım.
bana mı öyle geliyor olması lazım?
aslında değil biliyorum; zorlamaya çabalıyorum, olmayınca da kendikendime seviyorum.
'hem bana mı seviyorsun ki?' demiş penguenimiz.
yeteneksizliğimin sonundaki karanlık yiyip yutarken beni
hala şu onların seksten başka şey düşünememesine şaşıyorum.
parçalamak, karelemek, parçapinçik etmek yetmediyse bünyene
sadece bunları yaparken aldığın o küçücük ama gerçek mutluluğa sevin.
yapma böyle; çevrene rahatsızlık veriyorsun,
kalbini yeni yapıştırdım, kurumadan alıp gidiyorsun,
hey!
nereye gidiyorsun, gene o saçma cümleyi kurup 'bilinmeze' deme bana!!
kendi kendine söyleyip durma;
bağır!!!!
içindeyim ben senin
hani durdurmaya çalışsanda konuşmaktan vazgeçmeyen kafandaki o ikinci ses! benim o işte, benim.
ortaya çıkan arada toparlayan parçaları,
birleştirmeye çabalayan ama hep kaybolmuşları arayan.
sonunda küçülerek kaybolan.
sevgi bu kadarsa ve sevgiden anlaşılan iki akrobasi hareketiyse ya da
bırak kaybolalım beraber..

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

sanırım birilerini bekleyemeyecek kadar
mutsuzum.
çok mutsuzum.

dün elektrikler kesikti yaklaşık 12 saat,
yemek yedik uzun zaman sonra tw izlemeden,
sessiz sakin.
çıt çıkmadan.
ne kadar da dedim uzağız birbirimizden,
ailem dediğim insanlar ne kadar uzak bana!
ağlamak istedim o an, yalnız hissettim kendimi çok,
tamam biliyorum zaten herkes sonuçta yalnızdır ama
gerçekten bu kadar uzak olmak zorunda mıyız?
bu kadar yalnız bırakmak zounda mıyız birbirimizi?

konuşmak istiyorum
paylaşmak istiyorum
hiçbir şey yaşamasamda sadece acımı belki
belki mutluluğu paylaşmak istiyorum,
dinlemek, karşı çıkmak sonunda ortak bir noktada birleşmek istiyorum.
ama olmuyor işte.

sanırım sorun artık ortam koşullarına isyan etmekten korkmamam;
eskiden evde hayır dendimi yüzüm düşer odama giderdim
hatta sormak bile
izin almak için
korkulu rüyam olurdu
bu yüzden de sormazdım,
içimde gittiğimi hayal ederdim,
ordayım şimdi
konserdeyim mesela
birazdan çıkacaklar işte,
elimde biram diğerinde sigaram
bekliyorum.

bu akşam da aynı hayalle uyuyacağım sanırım,
dışarı çıkmak çünkü bizim burda,
or*spulukla eşanlamlı,
yani
hayatlarını birgöz odada geçiren sevgili büyüklerimiz için.
benim mesela genç olduğumu ve büyük şehirde! büyüdüğümü anlamıyorlar.
anlamakta dertleri değil zaten.
hoş büyük şehirde büyüdüm de noldu?
dünyam şu odadan ibaret
Tİ.

geçen seneye kadar kabullenmiş olsam da bunu artık kabullenmek ve hayatımdan bir senenin daha anlamsız insanların aptal düşünceleri yüzünden harcamak istemiyorum. aslında artık kimse için zamanımı boşa harcamak istemiyorum. bekleyerek, anlamaya çalışarak. elime ne geçiyor ki? kayıptan başka? zaman kaybı!
bencilliğin dibi varsa ulaşacağım oraya!
sıkıldım devamlı sen ne dersin? ne hissedersin? ne düşünürsün? demekten.
ben ne istiyorum, ne diyorum, ne hissediyorum????
kimse için beklemeye, kaybetmeye değmiyor.
kaç 'dostum' için yaptıysam pişman oldum,
kaç 'sevdiğim adam' için yaptıysam..

hala ergenlik sorunları yaşıyorum kısacası.
nefret ediyorum bunu hala aşamamış olmaktan da

dün o yemekte düşünürken dedimki acaba biri ölse şu masadaki
değişen bir şey olurmuydu?
mesela konuşulmaya başlanır mıydı?
birbirine kenetlenen aile görüntüsü verir miydik ?
pişman olurmuyduk 'ulaaan bak şunları yaşarken o yapsaydık' diye?

cevabı açık aslında
HAYIR
holuvut filmi değil bu.
hayatın manasız sıkıntıları bile bu kadar uzaklaştırırken insanları
büyük bir acımı, sıkıntımı bağlıcak birbirine?
hadi ordan!
ama elbet yaşayacağız öyle bir şey ve ben içimden uzaklaşmış olmamıza bir daha bakıp üzüleyeceğim.

artık buraya ait değilim bir daha asla da olamayacağım.
gitmek istiyorum,
bir an önce
neresi olursa.
geri dönmekte istemiyorum
sevmiyorum burayı,
hiçbirşeyi.

bunalım değil bu gördüğümde kendimde
mutsuzluk ve o yüce duygu olan
acı.

boğulsam da bunun içinde en azından yaşadığım hissediyorum.
acı yaşadığımı hissettiriyor,
her tür acı hemde.
hoş bir yakınım ölmedi hiç,
birini sonsuza dek kaybetmedim,
ama şuursuzca belkide
acı
yaşadığımı unuttuğum anlarımı azaltıyor.
mutluluk bünyemde pek barınamıyor işte,
özellikle burdayken.

gitmek istiyorum
bir an önce hemde.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

planet waves
sarı üzerine beyaz yazıyla
üçgen bir plastik üzerine
alkollüyken alınmış bir an

pena.

sol üst gömlek cebinde unutulmuş

acaba diyorum unutmamak için
arada hatırlanmak için
kaybolmak mı lazım?

pena kaybolmadı bende
ama hatırlandı mı bilmiyorum,
belki
bi ihtimal..
güzel anları konuşarak harcarım ben.


söylenmesi hoş karşılanmayan şeyleri söyleyerek uzaklaştırırım insanları(erkekleri?) çevremden.
sevilmeyi çokça haketmem bu yüzden.

ama
tek bir soru vardır belkide kafamda;
arkasından gidilecek adam bunu neden dediğimi, neden dürüst olmak istediğimi anlar
ve aynısını bana da yapar mı?

bilirim bazen ne kadar kırıcı olur bu,
ne kadar acımasızca gelir
ne kadar acı verir
ama yalan davranmaktan
alıştığımız o oyunları sevdiklerimize de,
içten sevdiğimiz insanlara da oynamaktan
daha iyi değil midir?

artık yalan birşeyler yaşamak
oyun oynamak
birilerini kandırmak
ve aldanıp
aldatılmak
istememek
demek
bu kadar
salakçaymış!

önemli olan
kendi isteklerini yapmak
dürüstlükmüş bilmem neymiş düşünmeden sadece
ama sadece kendini düşünmekmiş
yalanmış o saf ilişki denen şey!

belki çok soru soruyorum
belki çok şeyi darmadağın ediyorum
ama dinlenmeyecek ve son kez konuşulmayacak kadar
canavar biri değilim
keşke bunu hayatımdaki insanlar anlayabilse.

hissetmemek en çok istenen şey olsada
belki de ruhunu inkar etmektir.
ben acı çekmeyi hala en yüksek duygu sayıyorum ve
acı çekmediğim o az zamanlarda mutluyum diyorum.

acı çekmek
mutlu olmak
en çokta sevmek
bana yaşadığımı hissettiriyor
hani psikolojik tanı konursa konsun bana
ben böle olmayı kabullendim artık

çevremdekilerin gitmesine
birşeyleri bahane edilip gelinmemesine
ve
hep 'onların' peşinden koşulması gerekmesine
alıştım artık

kalbim devamlı ufalanırken,
anlatmaya çalışmak kendimi ne kadar da boş geliyor

şimdi anladım ki anlatmaya çalışmak için
olayları kolaylaştırmak için yazıyorum buraya
ama kimse için yapmıyorum bunu
sanırım artık sadece kendim için yaşamayı kıvırmaya çalışıyorum.

hislerde gidecek birgün
ama zaten çok yaşamayacağım.

Cumartesi, Haziran 17, 2006

Çarşamba, Haziran 14, 2006


çok çok yorgunum ben

tatil yapmam lazım artık tatil hazırlıklarından yaz muhabbetlerinden şimdiden sıkıldım çok
napayım kış insanıyım ben

yaz gelince tüm enerjim bitiyor, yaz uykusuna yatıyorum resmen

ama en çok Ankara'dan gitmek canımı sıkıyor
çünkü geldiğimde burayı bıraktığım gibi bulamayacağım.
Deryam gidicek taaa Fransalara..
geldiğimde burda olmayacak

sırf bu yüzden belki de ayrılmak
buradan gitmek istemiyorum,
yaz gelsin istemiyorum
şu rahat geçen haftamız bitsin istemiyorum..

ÖZLEMEK İSTEMİYORUM

ama çok özleyeceğim onu
ruh eşim o benim
deryam benim
seni çok seviyorum.

Pazar, Haziran 11, 2006

ahhh bu hayat çekilmezzz
ahhh bu hayat çekilmezzz
sen olmazsan canıım
ahhh bu çile çekilmeeeezzz...

çok seviyorum erol evgini bee!

Pazartesi, Haziran 05, 2006

s.s'nin 6_v2B sini dinlerken düşündüm.
her şeyin belki gene aynı olduğunu,
soramam da kimseye.
kafam karıştı,
ayarım tutmadı,
gene ayar yapmak sanki uzun zaman alır,
neden olmadı anlamadım,
oysa her şey iyiydi-miydi?-
kandırıyor muyum kendimi?
hayır abarttım gene.
hislerimi öldürmek mi gerek?
hey !
bırakma beni desem,
saçmalarım di mi?

uyuyamıyorum ve uyumak istemiyorum geceleri,
sabaha kadar sonmuş gibi içiyorum sigaramı,
son defa görüyormuş gibi inceliyorum karoları,
öleceğimden değil ama ya da ölmek istediğimden değil.

nedensiz .

makas olamayacağım mı koydu diye düşünürken kendimi bulduğumda
asla olamayacağımı anladığımda
aslında
eksik belki de bu diye düşündüm.
kemiklerimize işlenmiş 'o' şahsı bulma güdüsü!
nerde kaldı anarşizim
doğa çağıran
koşmak lazım.
daha olmadığını, olamayacağını sandığım şeyler için
'yapmak lazım' demek lazım,
ama bunun için çaba lazım.
çaba 'o' adamda gizli dediler
bulmak mı lazım?
peh
kötü cümlelerle kırmak mı lazım?
tamir görmekten yıpranmışım.
inanmıyorum artık Türkan Şoray'a da
hani bizim fakir kemancı?

sadece bir bok beceremiyorken şu hayatta
bari düzgün bir 'hatun' olmayı becerebilsem diyordum,
en baştan olmuyormuş bu zaten.

ama kıyaslamıyorum kimseyle kendimi.
mükemmel insanlarla benliğimi kıyaslayıp,
başarıya ulaşmak için gerekli çırpınışların,
mutsuzluktan başka bir şey getirmediğini bilecek kadar yaşlandım.
böyleyim ben.
değişmeyecek ne ben ne de sen.

boş işler belki de bunlar
bilmiyorum.
ama çözmeden çemberin içine dalmak
nasıl olur?

gerçekten bir karar mı vermek lazım?
beklemek, devam etmek?
ilgi vermek, vermemek?
aramak, aramamak 'o' yu?
inanmak, inanmamak 'o'ya?
seviyorum seni demek
verir mi cevapların hepsini?
Petrarch' a sormak lazım.

Cumartesi, Haziran 03, 2006

.. Bu gezi küçük kızı iyice afallattı, çok değiştirdi. Burnu, yırtılmış kızlık zarı gibi açıldı,oradan beynine binlerce rengin spermi yüzdü. Artık macunları, kınaçiçeklerini, uzaklardaki tüccarların getirdiği özel kokuları kokladıkça aklından binbir türlü şey geçiyordu: tapınaklar, saraylar, kaleler, esrarengiz duvarlar, halılar, tablolar, mücevherler, içkiler, ikonalar, ilaçlar, boyalar, etler, tatlılar, şekerlemeler, ipekler, pamuklar, cevherler, parlak madenler, yiyecek, baharat, müzik aletleri, fildişi hançerler, fildişi bebekler, maskeler, çanlar, oymalar, heykeller(kendisinin on katı boyunda), yırtıcı hayvanlar, leoparlar, tavuskuşları, maymunlar, beyaz filler, kulaklarında dövmeler, atlar, develer, prensler, mihraceler, fatihler, gezginler(haşmetli bıyıklarıyla Türkler ve o cenaze gününde kendisiyle dost olan yabancı kadar soluk tenli Yunanlılar), şarkıcılar, fakirler, sihirbazlar, akrobatlar, peygamberler, bilginler, rahipler, deliler, bilgeler, ermişler, mistikler, hayalciler, fahişeler, dansözler, fanatikler, şairler, hırsızlar, savaşçılar, yılan oynatanlar, putperestler, geçit törenleri, idamlar, düğünler, baştan çıkarmalar, konserler, yeni dinler, garip felsefeler, ateşler, hastalıklar; sayılamayacak kadar korkunç şeylerin görkemi ve inanılmazlığı hep karşısında kıpırdanıyor, akıyor, sarsılıyor, karışıyor, boşalıyor, dönüyordu. Geniş, girift, tükenmez, sonsuz.
PARFÜMÜN DANSI/ TOM ROBBINS