Salı, Nisan 17, 2007

kalan tüm kırıntılar için,
uçan karınca duası için,
aklına gelen tüm hikayeler için,
çivisi çıkan bütün muhabbetler için,
için için ağlamamak için,
seviyorum seni demek için,
yazmak için,
acı çekmek için,
kahkahayı sindirmek için,
kendimi yontmak için,
'oku oku' demek için,
'boş vakit mi var?' diyebilmek için,
'ah söyleyemediğim onca şey' için,
tek tek bakamadığım için,
kaybettiğim için,
bazen duygulandığım için,
hormonlarım olduğu için,
çoğu zaman antroposentrik olmadığım için,
kalbimi kaptırdığım için,
yaşadığım için,
hüznün alemini sevdiğim için,
rüya gördüğüm için,
hayal kurmayı sevdiğim için,
hayat kurmayı oynadığım ama asla başaramadığım için,
zayıflama hapları için,
ağlayan çocuklara sinir olduğum için,
eleştiriselleştiremediğim için,
sanatlaşamadığım için,
çamaşır, bulaşık, ev işi için,
sözlerini bilmediğim onca şarkı için,
için için için için
işte geldiğim için.
bazen dünya üzerine gelirdi
durmadan düşeceğini zannederdi.
sonra televizyonun kırmızı düğmesine basardı
anlardı aslında.
unuturdu devamlı ama
anlatacak kimsesi kalmadığında
belkide fark edecekti
dırdır etmeninin boşunalığını.
ama şimdi anlayamazdı;
hayatını kurtarması, ne olacağına karar vermesi, bir iş bulması, elektrik faturasına sahip olması, yatağına uzandığında yarında böle yaparım diyebilmesi ve yarın bu planının değişmemesi gerekiyordu.
sanki ihtiyacı vardı
varmış gibi yapmak aslında zarar vericiydi.
sahip olmak gibi, sahip olmaya çalışmak gibi
gibigibigibigibi
dibi yok miki?

sabah kalktığında havanın değişkenliği gibi değişik biri olmak istemiyordu,
karar verebilmekti amacı
ama aslında onu bile istemiyordu
kaçmak,kaybolmaktı tek arzusu
onunla beraber; o 'her şeyi' ile beraber
tam şimdi kaybolma zamanı. şimdi şu anda...


gidelim buralardan dayanamıyorum
gidelim buralardan kaçamıyorummm.. (nazan ablaya saygılarla)

Pazar, Aralık 10, 2006

rüya gördü. dün gece. korkarak uyandı. yalnızdı yatağında, yapayalnız. gerçekten bir rüya mıydı diye sordu durdu kendine. rüyaydı değil mi? kaybetmedim onu değil mi? diye sordu. ama çocukken bedeninin dışından kendine bakmayı başardığı o andaki gibi garipsedi durumunu. hani durmadan, konsantrasyonunu 100 de 100 sağlamışken, sorarsın ya kendine neyim ben? kimim ben? diye. sonrada cevap veremez ruhun buna. dışarı çıkıp gösterir sana: 'bu olabilirsin' der. ama sen işte tam o anda tüm evreni, varoluşunu garipsersin. ben? diye takılır kalır cümle dilinde. sonra unutmak için silip süpürürsün beynini. geriye garipsediğin benliğin, eski kılığında sana geri dönüverir. oysa yabancıdır sana, hepte yabancı kalacaktır.işte o bu anlardan öyle çok yaşamıştı ki -hangimiz yaşamayız ki?- bu rüyayı da onlardan biri sandı. benliğinden çok uzaktaki yarımının inanmadığını sandı. gittiğini. hem belki gerçekten gitmişti. asla bilemezdi.

anneannesinin evinin bulunduğu apartmanın en üst katında garip deneyler yapan biri vardı rüyasında. kendisi de bunu araştıran bir dedektifti-kısa bir süre için-. bu garip deneyler yapan adamı hiç görmesede icat ettiği bakteri insanın aklını bulandıran kurnaz bir şeydi. ve o da hastalığı kapmıştı. beyninde durmadan kendi olmadığına dair bir ileti yanıp sönüyordu. ve aniden anladı. eğer burdan arabaya kadar ki mesafeyi aşamazsa sonsuza kadar kaybolacak, kaybedecekti. yanında sevdiği adamın bedeni vardı. yüzünü göremiyordu. kafası bulanmıştı. durmadan ona beni götür burdan, gerçekten bu benim, diğeri değil. benim; gerçek ben benim diyordu. ve biliyordu eğer inanmazsa karşısında ki, korkar, çeker giderse kaybedecekti. çok heyecanlanmıştı. durmadan dil döküyordu ona, benim ve seni seviyorum, nolur götür beni burdan, nolur gidelim. haydi bir şey yok burda, gidelim. uzun süren yakarışlarında, durduğu nefes aldığı her an ; sevdiği adam tereddüt ediyordu. sonra sustu. eğer dedi devamlı böyle inandırmaya çalışacaksam kendimi, kaybedeyim. ama adam bir daha tereddüt etmeden koluna girdi, arabaya kadar son sürat gittiler, kapıyı açtı adam binmesi için yadım etti ona. bindikten sonra arabaya, karanlıkta ilk koltukları seçti gözü . arkasına tam dönüp sevdiği adama bakıcakken uyanıverdi.
orda mıydı? ona inanıp gerçekten arabaya onunla binmiş miydi? yoksa bakteriye kanıp ondan vazmıgeçmişti? asla bilemeyecekti.
uyumaya çalışıtı tekrar. yapamadı, çünkü aklındaki bakterileri kusması gerekiyordu.

Cumartesi, Aralık 09, 2006

sevgili seninle ben pergel gibiyiz:
iki başımız var, bir tek bedenimiz.
ne kadar dönersem döneyim çevrende:
er geç baş başa verecek değil miyiz?
ömer HAYYAM

sabah uyanmak istemiyordu. okuduğu kitabın etkisiyle mi yoksa gece gece içtiği kahvenin etkisiyle mi ne tüm gece uyayamamıştı. uykuya dalardalmazda rüya görmeye başlamıştı.
kahverengiydi içi rüyasında; eski dostlarının hepsi nefretle bakıyorlardı suratına. ikiyüzlüsün diye bağırıyorlardı. neden hep yalan söyledin bize diyorlardı, neden sürekli sakladın duygularını bizden de oynadın bize. cevap veremiyordu ilk. uzun süre sessizce bekledi. ama sonra bağırışlar artmaya başladı, suçlamalar çoğalmaya.. bu yüzden içindeki son iplikte koptu o da bağırmaya başladı. aynen şöyle dedi:
'sizin yüzünüzden! sizin egonuzdan! söyleyemedim içimdekileri çünkü istemezdiniz. oynadım size çünkü sizleri çok sevdim. duymak istemediğiniz belkide duymaya hazır olmadığınız şeyleri yüzünüze vurmak istemedim. sessiz kaldıkça azarlanmaya alışsam da artık bıktım bencilliğinizden. daima doğru davranan hep siz misiniz ki beni yargılıyorsunuz? geçmişimdesiniz artık ve size hesap vermeyeceğim. geleceğimede almayacağım çünkü hep vermek zorunda olmak istemiyorum..'
konuşma böyle sürüp gitti belki tam hatırlamıyordu. ama uyandığında asla söyleyemeyeceği sözleri suratlara - hayal de olsa- söylemiş olmanın verdiği pişmanlığı taşıyordu. ona göre değildi kalpleri bilerek kırmak kendini koruma uğruna, değildi işte. bu yüzden de hep yargılanacaktı işte.

kalktı. yatağına dışarıdan bir daha baktı. ağlamak üzereydi ama tuttu kendini. sabaha böyle başlanamazdı. rüya uğruna tüm gün çöpe atılamazdı. sessizliği ve aklındaki düşünceleri bozmak için televizyonu açtı. karşısına oturup çizgifilm izledi. reklamlarda kendine kahvaltı hazırlayacaktı ama vazgeçti; sıcak çikolata yaptı kendine. üzerini değiştirmeye üşendi; pijamayla oturmaya karar verdi. üzerine çikolata dökmekten korkmadan içti sıcak sıcak. çizgifilmini küçükken yaptığı gibi bir dakika gözlerini ayırmadan izledi. sabah artık muhteşem bir anıydı. kötü rüya eskide kalmıştı. unutmuştu. kendine sevdiği bir dünya kurdu o anda ve sımsıkı sarıldı ona. kendi olduğu, kendi kurduğu, sadece sevdiği şeylerin olduğu bir dünyaydı bu. ve asla bir şeye değişmeyi ummuyordu. sonra çizgifilmin en heyecansız yerinde kapı çaldı; üzerinde mor bir kazak olan adam kapı da dikiliyordu, hissediyordu bunu. koştu. koştu ona doğru. yani kapıya doğru koştu. koşarken tökezledi, sendeledi. hatta bir kere yere düştü. eli acıdı ama önemsemedi. ona doğru koşarken düşmek bile huzur vericiydi. sonunda erişti kapıya; açtı kapıyı. orada onu bekliyordu işte mor kazaklı adam. huzur içinde bedenini onun kollarına bıraktı. hikayesi de burda bitti.

Cuma, Kasım 10, 2006

kahve eşittir bağımlılık diye yazdı başlık olarak, neden yazdığını da gayet iyi biliyordu. kendine not olarak bırakmak istedi görünürde harflerden oluşan ama aslında 1 ve 0 lardan ibaret olan bu görüntüyü. ne büyük acı diye isyan ederken bulduğunda kendini hala; şaşırdı içinde barındırdığı öfkeye. öfke sanki uzun zamandır içinde sakladığı bir enerjiydi; birden ortaya anlamsızca çıkıveriyordu. aslında öfke de değildi şaşırdığı, duygularının hala varolmasına şaşırıyordu. yaşamaya devam ederken hala duygularının varolmasına inanamıyordu.
gerçekten hala acının bünyesinde barınıyor olmasından hoşnut muydu? hayır; hiç sanmıyor. mutlu olmak, sevinmek, hoplayıp zıplamak gerçekten taa derinden eğlendirmişti onu. eğlenmek zararsızdı; eğlenmek için kendinden bir şeyler vermeye başlamadan önce. saçma evet biliyor şu anda bunu. elinde varolanlar için sürekli başka şeyler daha vermek zorunluluğuna bir defa inanmıştı küçükken işte. küçükken, top oynarken; topuna sahip çıkmak için elmacık kemiklerinin kırılmasına izin vermek zorunda olması gibi. ya da burnu kanarken kimse kızmasın diye evde yatması gerekirken sokağa çıkması gibi.' evde kan lekeleri olmasın diye dışarda başının dönmesine aldırış etmemeye çalışmaktır; ev huzurunun devamı için kendinden bir şeyler vermek. kanınla huzuru bulmaya çalışmak.' diyor sürekli içinden ama artık inanmıyor bu yaptıklarına. çünkü sonuçta babasının annesini sevmesine; huzurlu bir biçimde yaşlamasına neden olmadı yaptıkları ya da topuna sahip çıkmaya. kendi acılarından başka hiçbir şey vermedi, biliyor artık bunu.

katılmak istemiyor artık. geçmişe takılıp kalmak istemiyor. geleceğe bakarken hayatını arkadaşları, ailesi ya da sevgilisi üzerine kurmak istemediğini de biliyor. gelecekte sadece kendi akıl yürütmelerine güvenmek, insanların söylediklerini umursamak istemiyor. insanları önemsemek istemiyor. biri ona çarptığında önemsemiyor artık mesela. o da onlara çarpıyor bir güzel. ama bu da geçecek zamanla artık çarpmayı istemeyecek. görüyor, önceden istiyor da bunları. zamana ihtiyacım var desede, sanırsa kendine yalan söylüyor.
çünkü bağımlı o;
kahveye.

yazarken rahatlıyormuş üstelik; kimsenin okumayacağını bildiği bir yerlere bir şeyler yazarken.
dünyadan koptuğunu hissettiği anlarda ağlayabiliyormuş, mutluluktan.
içmeye başladığında ancak kafası çalışabiliyormuş; okuduklarını anlayabiliyor, söylediklerini silebiliyormuş. söylediklerinin yazısıyım; kısacası onun yalancısıyım. kurgusuyum. fotografıyım, sayısal düzlemde sıralanmış şifresiyim.

ama kızıyor o dertliyken; sürekli dertlendiği insanların, kendi dertlerini anlatmalarına. sizi dinledim ya ben diyor durmadan, iki dakikada siz beni dinleyin!
ama atamıyor bu çığlığı, ve hayatının sığlılğını kabulleniveriyor.
kendikendinin kurbanı o, kendikendinin başarısı.
mutsuzluk o, mutluluğun kaynağı.

televiztyon ve bilgisayar başında geçirdiği her dakikaya yanarken
durmadan tembelliğe salmak istiyor kendini. neden ben de tembel olmayayım diğerleri gibi diyor?
oysa etiketini parlatmak için giriştiği bir aktivite bu. kendisi iki dakikanın hesabını yaparken daha mutlu hissederdi oysa. unutmak istedi çalışkanlığını; kendini adamışlığını. çünkü kendini birşeylere vermekte sonuçta bir şey getirmiyordu ona göre. ama şimdi anladı ki mutlu olmak bazı şeyleri yaparken; hayatta bir insanlayken ki mutluluğundan çok daha büyük. ölçüm yapamasada çok net; anladı işte.

hayatını bir şeye adamamak aslında daha güzel diye düşünsede o da her insan gibi bir şeylere yaramak istiyor. bir şeylerin parçası olmak. ve artık anladı ki; o bir insanın gelipgeçen duygularına bağlamak istemiyor kendisini. aşkın pırıltısında ölmek istemiyor.
bencilliği sevmiyor. kendini ise hiç. insanlardansa nefret ediyor.
aslında kendini tanımıyor;tanısa sevecek; düzelecek.
düzelmek mi istemiyor?
belkide kahveden kopamadığı gibi devamlı kendi kendiyle uğraşmaya bağımlı
bağımlı işte.

kahve eşittir bağımlılık
ve kedi köşeyi döner. karnıma zıplar. karyolamda örtüyle arama girer. otobüs döner gelir. kimse inmez. diye yazar. tam bileklerini kaserken. kimse yetişemez. kimse gelmez çünkü. otobüsler pahalıdır ya . paradır ya. ölür işte. yazdıklarını 0 ve 1 ler olarak kalıcağını bilerek, okunmayacağını bilerek ölür gider.
son

Pazartesi, Ekim 16, 2006

bazen gerçekler sandığından daha acı oluyor.
sevilmediğini
senin sevdiğinin aslında senin kadar sevmediğini anlamak
hatta bunu ölçmek bile
çok çok acı oluyor.
içime bir acı oturdu gene
kaldırmaktan sıkıldığım bu acılar
delip geçiyor artık beni
aldırmamaya çalışmak
mevzuları daha da bir büyütüyor kafanda.
sevsende aslında sevemiyorsun bir daha.
kahrolsun aşkı bulma aşkımız!
tıkanıyorum artık ağlarken
tıkanıyorum ve neye ağladığımı unutuyorum;
kendime mi, sevgiye mi, aşka mı, yalnızlığıma mı?
seç birini haydi.

haydi! kırık parçanı dışarıya at artık.
durmadan ağlatan tarafını,
at gitsin işe yaramıyor.
kırılmakta işe yaramıyor hatta bazen umursamakta.
sevmek her şeyin üstünde insanları ne yaptıklarına bakmadan sevmek
hataları siktirr etmek.

siktirin gidin o yüzden başımdan
yaptım evet hatalar ve yapmaya devam ediyorum!!
etmek zorundayım
kafama vurmak zorundayım
vura vura öğrenmek zorundayım.

sevgi bittiğinde çekip gitmek zorundayım bir de
ya da karşındakinin sevmediğini anlayıverdiğimde.
anladım ve çekildim sahneden.
bir süre boş bu sahne
boş kalmak zorunda kendi sağlığım için.
ister takıntı de ister yalnız olma korkusu umrumda değil
sevdim ben
ve her sevgim
kimse anlamasada dibine kadardı!!!!
anlamıyorsanız siz, kabahat benim değil,
beni sevemiyorsanız, o da benim kabahatim değil!
haydi anlatın bunu kalbime
biri gelip anlatsın bunu kalbime
kırılmasını engellesin!
istediğim ve artık muhtaç olduğum sevgiyi
biri gelip versin..

tıkandım ağlarken ve gene neye ağladığımı unuttum,
gerçeklik yok artık bünyemde
çünkü her şey yalan işte
kocaman bir yalan.

Perşembe, Eylül 28, 2006

gerçekleri unutmuşum;
tanrım ne kadar salağım.
her şeyi unutma ve her şeyi anlatma halimden vazgeçmek gerekti değil mi?
dikenlerimi kendime batırmalı, kendi canımı yakmalı, sonunda kendim olmaktan çıkmalıyım.
oysa ben ne yapıyorum?
unutuyorum geçmişi durmadan.
yeniden gerçeklikler yazıyorum;
ama geri döneceğim yer aynı yer
özgürlüğün olmadığı, yaşam enejisinin kalmadığı, bunalmaktan başka bir haltın yapılmadığı yer.
zor değil her şey bilmiyorum sanma
ama mutluyken ve çevrene mutluluk verirken daha kolay bazı şeyler.
anlamalarını, paylaşmalarını, yargılamadan bakmalarını, arkanda olmalarını bekliyorsun ne olursa olsun.
oysa ne kadar boşuna bir çaba olduğunu daha şuracığa yazarken anlayıverdim.
ben kaçtım oradan ve geri dönmemek uğruna uygulanması gereken şeyleri de yapmadım.
kahretsin ki hayal ettiğimiz gibi değil dünya; anarşizm yok, geçmiyor burda.
her şey için daima ödüller ve cezalar var. onlar için çabalayıp duruyor, onlar için durmadan hayatı ıskalıyoruz. biz yani 2 benlikli şahsı salak. ödüller için kıçını yırt caaanım; ödülünü aldığında devamı için çabalamaya devam et ki ödülün tadını çıkarama! hem zaten ödül ne ki? niye ki? istediğim yaşam buyken neden orada acı çekmemi istiyorsunuz? neden devamlı çabalamak zorundayım?
her şeyin cevabı
'burası aslında sınanma yeri'
bilmiyor muyum sanıyorsun?
ama sınanmaktan ve ödüller kazanmak uğruna sürekli her şeyi ıskalamaktan,
iyi ve mutlu olduğum her gün sevdiklerim tarafından yıpratılmaktan,
o günün mutlaka içine ediliyor olmasından
gereksiz cezalardan sıkıldım artık!!!!
hayatımla ne yapmak istediğime kendim karar vermek istiyorum.
isterse dünyanın en kötü kararı olsun, ben karar vermek istiyorum
verilen yargıların değişebilir olmasını istiyorum
paylaşılanların, anlatılanların üzerine ne ben ne de başkası tarafından gölge düşmesin istiyorum
istiyorum istiyorum istiyorum
sıkıldım artık istemeklerden
tüketmeklerden
ağlamaklardan
başkası uğruna mutsuz olmalardan
kimseye artık hiçbir şey anlatmayacağım,
dinlemek sadece dinlemek olucak asli görevim bundan sonra;
saçmalamaya son veriyorum
kendime ayar çekiyorum.
madem vermeden asla alamıyorum(ödül ceza baabında)
ayarımı tutturmak zorunda olarak kendime iskence ediyorum
ödülümü bekliyorum
hadi bakalım..
saçmalamayı kesiyorum
çünkü ne ceza ne ödül umrumda değil artık
sıkıldım biliyormusun bir şeyleri önemsemekten
daraldım
bunaldım
hayat buysa yaşıyorum işte
olduğu gibi
önkoşulsuz kabul ediyorum
kendimi
sadece ben ediyorum sadece de ben edeceğim.
önemsediğimden değil
layık olabileceğimden hiç değil
sadece
böyle olduğu için.
nedensiz bir şeyler yapmak
bencilliği eylem olarak bir şeylerin içine katmadan yaşamak
konuştuğunda yargılanmayı sevilmemeyi umursamadan sadece güven duymak
evet evet
ütopya
ama oluyor işte
kimse görmesede.

Cuma, Eylül 22, 2006

uykum var
uyumak istemiyorum
yapacağım
en azından yapmaya başlayacağım o kadar çok şey varki..
ilginç olan duygularımın çok değişken olması
dün mesela içime kapanıktım,utangaçtım, sıkılmıştım her şeyden
bugün durmadan konuşmak istedim..
duygular her canlının bir şekilde yapması gereken çevreye uyum kuralının bir versiyonuymuş,
yani; insan çevresine daha kolay uyum sağlamak, hayatta kalmak, daha kolay karar vermek ve harekete geçebilmek için duygulara sahipmiş.
duygulardan yoksun olmak demek doğamıza tersmiş.

yağmur yağdı bugün, ıslandım.
şemsiyem yoktu yanımda, kırılmıştı.
kimse şemsiye almadı bana, kimse şemsiyesini paylaşmadı benimle
ya da.
gitgide yalnız olmaya başlıyorum ve dostlarım küsüyorlar bana.
neden ne olursa olsun; dostlarım çabucak küsüyorlar bana.
yalnızlaşıyorum ve sanırım bu bile duygu sömürüsü sayılıyor.
işin komik tarafı ne sinirlenebiliyorum bu duruma nede kızabiliyorum artık. takmadığımdan,umursamadığımdan değil; kırılmadık bir yanım kalmadığından; kırılan incinen insan sinirlenir , umursar çünkü(bence).
yapamadıklarım hep 'yapmıyorum' gibi algılanıyor. neden peki? ben yapamıyor olamayacakmıyım hiç? zamanı ayarlayamayan, arayamayan, hızlı düşünemeyen, kendiyle meşgul, yapabileceklerinden mutlu hayallere kapılmış, hüzünsüz, kalıpsız, belkide kafası karışık, meşgul.. olamayacakmıyım hiç? ve bunlar neden olarak sayılamayacak mı hiç? daimi suçlu ve 'anlayış gösterilmeyen' arkadaş mı olacağım? nedenlerim olmasa dahi bilinen sevgim neden kalıpların kırılmasına yardım etmiyor hiç? birşeyleri düşünememiş olmak neden hep sevgi eksikliği olan ve gereksiz insan konumuna sokar beni? ben dostlarımın yanında kendi istediğimde olmuyorum ki hiç. ortak zaman bulunduğunda yanlarına gidiyorum; böyle olmasa hep yalnızken ağlıyor olmazdım, kendikendimin doktoru da olmazdım, en mutlu anlarımda bu kadar bozguna uğratılıyor da olmazdım. gerçek yok bu yüzden hiçbir zaman; tarafta. taraf olmak bana bu yüzden güç geliyor, yandaş olmak. çünkü herkes haklı, herkes insan. suçlu yok, haklıda bu ölçüde. ya herkes haklıdır ya da hiçkimse. ne taraftan baktığına göre haklı değişir ; bir taraf olmak bir kalıba girmek istiyorsan. ama reddediyorum bunu ben işte. o yüzden artık kimseye kızmıyor, kimseye sinirlenmiyor, kimseye küsmüyor, kimseye darılmıyorum. kırılmakta artık geçti benden kırılacak bir yanım kalmadı. darmadağınık büyüdüm ben, bütün olamam bu saatten sonra, bütün olmamı beklemeyin , eğer bekleyenim varsa.
duygular demiştim insanın çevresine uyumunu kolaylaştırıyor. işte değişti duygularım çünkü beden anladı artık, o duygularla yaşayamayacağımı. kendikendime zararımın olduğunu.evrim geçirdim de denebilir. ya da bir ekran koruyucusu olmuşumdur. görenler inanmaz bana...

Pazar, Eylül 17, 2006

karmaşa ve boşluk
sıkıntı ve hiçbir şey yapmak istememe arzusu
televizyon
bilgisayar
radyo
antihümanist birsürü yaklaşım
akıl saçmalıkları
kalp yorgunlukları
dağılan benliklerin kurtulma çabaları
beyaz defter kağıtları
hastalık yaratma ihtiyaçları
iki ben
bir bomba ediyor aynı anda konuşunca
ve saçmalamıyorum artık
kendimi görüyorum artık
sevmiyorum artık
canım yanmıyor artık
hissetmiyorum artık
desem başarsam
mesela
insan olmayacağım sonunda
alsınlar burdan beni
götürsünler uzak çok uzaklara
ki
sesimi duymayayım orada
'dikkat' diyen sesimin çabasını
yalnızlık isteyen 2. karakteri hayatımda ki
aslında içimde olan o ben i.
o huzura geri dönmek
çaba bunda
gece yanıma ilişen o huzura ulaşmak artık benim çabam,
(virgülden sonra konuşulmaz sussana!)
huzuru veren neydi?
sabah uyandığımda bir sabaha 'ne güzel gün yahu' diyerek kalkma nedenim neydi ki?
rüyalar aleminden gelen ilahi bir şeydi o
yalnızlığıma tecavüzdü o
o huzuru verendi o
rüyaydı o
seslendi hafifçe
delirmediysem eğer gerçekten duydum onu
adımı söyledi o
inancımı tazeledi o
gitti o
huzuru armamın
rahatsızlığa savrulmamın nedeni o

-bir rüya gördüm ben 1 hafta oldu göreli; gerçekte bir şey dolaştı yanımda. sardı. üzülme dedi bana. duydum onu gerçekten. uyandığımda her şey çok güzel olacaltı, o yüzden uyandım zaten. ama olmadı; olamazdı da zaten. o sadece beni denemişti belkide hazır mıyım diye. bilmiyorum. yalnızca anlattığımdan beri bunu, gelmiyor artık. gitti. -

vapura binmek istemek
ağlamak istemek
konuşmak istemek
yemekyemek istemek
istemek istemek
hep istemek
bıktım istemelerden
istemelerden sıkıldım
kendim olma ihtiyacım var benim sadece.
acı olan gerçek
gerçek olan tek şey acı;
acıyı köküne kadar yaşayınca bir kere artık acının nedeni koymuyor adama
bana.
sevgi acının içinden geçmek için bir araçsa eğer
ve gerçekse
bencillikle biter her şey.
kendikendime; monoloğum
bağlamaz kimseyi
başkasıyla konuşamamaktansa
monoyum ben
anlatamadığını anlayınca, anlaşamadığını kanıksayınca
monoyum ben.
sadece acı gelmiyor artık bana
çünkü hayatımda acı veren bir şey kalmadı
sattım hepsini beleş fiyata
çok şükür Allahıma!
sadece hüznümü seviyorum
hüznü seviyorum
ilgiye ihtiyacım yok bu anlarda
kendikendime monoyum artık
tek tabanca
kalburüstü gerçeklik belki nagerçeklik olsada
al sana bir numara;
hüznümle uğraşma ikincil kişim
sesim benliğim bırak dağınıklığını topla daima
ancak sen istersen kendine acı vermezsin.
yık gerçeklerini
yerine yenilerini yap
sadece kendin olmaya bak.

Pazar, Eylül 03, 2006

ne olucam ben?
dünyayı kurtaramıcam hiç,
vampir avlamıcam ya da.
ne olucam ben?
biyolog olup kansere çare
aids e düşman olamıcam
ne olucam ben?
fotograf çekip kendimi anlatmayı
yeni bir şeyler yaratmayı başaramıcam
ne olucam ben?
mutlu olucak mıyım?
sevilecek miyim?
kullanılmadan, yıpranmadan, salak gibi hissetmeden, yorulmadan, hayallerimi yıkmadan..
ne olucam ben?
ne olucam?
ne olupta 'kendi ayakları üzerinde duran' insan olucam?
benden bir bok olmıcak
bunu bilmek bununla yaşamak yaramıcak.
kendi ölümüme, dağılmama içiyorum,
yalnız olmayı çok seviyorum.

Pazar, Ağustos 27, 2006

DÜNYAYA GELDİK BİR KERE
KAVGAYI BIRAK HERGÜN BU ŞARKIYI SÖYLE
SEVDİKÇE GÜLER HER ÇEHRE
MUTLULUKLAR BİR OLSUN ACI BİRLİKTE

TARIK AKAN-FİLİZ AKIN..

TÜRK FİLMİ SEVGİSİ ARTTIKÇA ARTAN BU.

- İngilizce bilir misin?
- evet
-Az mı çok mu?
- Biraz
(aynı filmde geçer bu diolog, alt yazısı olmayan ingilizce konuşulan bir filme gider iki sevgili ve kız hiç bir şey anlamaz) aşk mı şimdi bu?
hmm bilmiyorum.

geçen milyonlara bölünmüş kişisel tarihimde bir ilk gerçekleşti ve tüm bölünmüş şizofrenik benliğim tek bir konuda birleşti:

-bu t-shirt e sığamıyorum bugün, sanırım patlayacağım
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende
-bende..
(keşke konuşurken beynim de üç nokta koyabilse ve diğer 1399 tane 'bende'yi duyamasa)

Pazar, Ağustos 13, 2006

yabancıyım
evet
çok yabancı hemde.
susturucuyum birde tabii
herhangi bir ortama girer girmez ortam susar
nedense son zamanlarda
ya da hep öyleydi,
ki ben anca anladım.
yalnız mıyım?
bilmem
belki.
neden çok soru soruyorum?
bilmiyorum
soru sorunca muhabbet olucak sanıyorum da ondan sanırım
ama
genede
susturucuyum işte
çokça da yabancı.
yabancılığa alışsamda
yalnızlığa da
susturuculuğa
alışamıyorum.
kararıyor içim
gölge oluyorum sonra
hayalet belki
görünmez oluyorum işte sonuçta
kendime gelince de artık
yapacak pek fazla şey kalmıyor
çünkü kimse beni aslında görmüyor.
umrumda mı?
aslında hayır
artık değil.
yalnız olmayı seviyorum
çok uzaklardaki o duyguyu da yitirdiğimi
artık öyle şeylere inanmadığımı da biliyorum
işin garibi artık canımı sıkmıyor
ama içim boş işte
daha önce olduğundan daha boş hemde.
giderken uzanıp birini öpemeyecek kadar dangalak
kıskanılmaktan mutlu olucak kadar yapmacık
bırakıp gidecek kadar kendine yalancı
uzak duracak kadar kendine güvenen
sevemeyecek kadar bencil
içi boş kalabalık
susturucu bünye
yabancı şahit
sadece şahit
konuşan ben değilim
içimde ki diğer ben
hey sen
dinleme beni
ya da seyretme
dön arkanı
çek git
yakışan bu sana
başkası değil.
iki kişiyim içimde
ve aslında sevmeye başladılar birbirlerini
ne kadar yapmacık ne kadar bencil ne kadar dangalak olsalarda
öldüğümde arkamdan ağlayacak arkadaşlarımda var işin ilginç yanı
ne kadar önemli bir konu değil mi?
susun artık
çekilin kabuğunuza
çıkmayın bir müddet dışarı.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

gördüğüm anda tüm dünya sustu
işin boktan tarafı o sırada
o konuşuyordu.

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

picassonun da dediği gibi yıkmadan yapamaz insan.
kendini her defasında yıkacaksınki yeniden bir kendin yarat.
devamlı değişimin amacı da budur belki
sürekli yenilenme
kendinden yeni kendinler yaratma çabası.
sonra da ardına bakıp nerelerden buralara geldim demek belki
egoyu parlatmak.
gerçekliği kendine ait gözlüklerden görmeye başladıktan sonra belki aramıyorsun yeni kendinler,
egon umrunda olmuyor kimse inanmasada.
değer verme yargıların tutukluk yapmasa mesela
arada
mevlevihanedeki kadar huzurlu olacaksın daima.
osmanhamdibey yokuşunda yürürken biz;
dedim kendime
neye üzülüyorum?
kime üzülüyorum?
neden üzülüyorum?

sonrada dedim kendime ;
hiçbir şey sandığın kadar zor değil.
bırakırsın,ayrılırsın,özlersin,seversin,aşıkolursun,beklersin,gidersin,
çekersin,
parçalarsın,koparırsın,dağılırsın,dağıtırsın,çalarsın,
söylersin,kapatırsın,açarsın,dalarsın,sevişirsin,dinlersin,
konuşursun,içersin,yazarsın,okursun..

sakin ol,
sinirlenme,
anlamaya çalış,
değer verdiklerin değer vermiyorsa;
en azından sana öyle gelmiyorsa
zamana bırak kalbini
parçalanma iki dakka
bak nasıl değişiyorsun!
nasılda anlamaya başlıyorsun.

yık gerçeklerini
yenilerini yap
kimseyi dinlemeden sadece kendin olmaya bak.

Cuma, Temmuz 21, 2006

aslında hiç birşey sandığımız kadar zor değil.

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

söylenmeyecek sözlerle bozduğun zaman an'ı, geri alınması zor nefreti kazanırsın.
boşversen de herşeye ,sonradan pişman olsan da ya da
artık anlaşılması gereken anlaşılmıştır. görev tamamlanmıştır.
bazı şeyler olmaz zorla, zorlamamak lazım.
bazı genlerde yazmaz işte anlayış, anlamazdan gelmekte sende yazmayınca ya da
olmuyor zorla, zorlamamak lazım.
bana mı öyle geliyor olması lazım?
aslında değil biliyorum; zorlamaya çabalıyorum, olmayınca da kendikendime seviyorum.
'hem bana mı seviyorsun ki?' demiş penguenimiz.
yeteneksizliğimin sonundaki karanlık yiyip yutarken beni
hala şu onların seksten başka şey düşünememesine şaşıyorum.
parçalamak, karelemek, parçapinçik etmek yetmediyse bünyene
sadece bunları yaparken aldığın o küçücük ama gerçek mutluluğa sevin.
yapma böyle; çevrene rahatsızlık veriyorsun,
kalbini yeni yapıştırdım, kurumadan alıp gidiyorsun,
hey!
nereye gidiyorsun, gene o saçma cümleyi kurup 'bilinmeze' deme bana!!
kendi kendine söyleyip durma;
bağır!!!!
içindeyim ben senin
hani durdurmaya çalışsanda konuşmaktan vazgeçmeyen kafandaki o ikinci ses! benim o işte, benim.
ortaya çıkan arada toparlayan parçaları,
birleştirmeye çabalayan ama hep kaybolmuşları arayan.
sonunda küçülerek kaybolan.
sevgi bu kadarsa ve sevgiden anlaşılan iki akrobasi hareketiyse ya da
bırak kaybolalım beraber..

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

sanırım birilerini bekleyemeyecek kadar
mutsuzum.
çok mutsuzum.

dün elektrikler kesikti yaklaşık 12 saat,
yemek yedik uzun zaman sonra tw izlemeden,
sessiz sakin.
çıt çıkmadan.
ne kadar da dedim uzağız birbirimizden,
ailem dediğim insanlar ne kadar uzak bana!
ağlamak istedim o an, yalnız hissettim kendimi çok,
tamam biliyorum zaten herkes sonuçta yalnızdır ama
gerçekten bu kadar uzak olmak zorunda mıyız?
bu kadar yalnız bırakmak zounda mıyız birbirimizi?

konuşmak istiyorum
paylaşmak istiyorum
hiçbir şey yaşamasamda sadece acımı belki
belki mutluluğu paylaşmak istiyorum,
dinlemek, karşı çıkmak sonunda ortak bir noktada birleşmek istiyorum.
ama olmuyor işte.

sanırım sorun artık ortam koşullarına isyan etmekten korkmamam;
eskiden evde hayır dendimi yüzüm düşer odama giderdim
hatta sormak bile
izin almak için
korkulu rüyam olurdu
bu yüzden de sormazdım,
içimde gittiğimi hayal ederdim,
ordayım şimdi
konserdeyim mesela
birazdan çıkacaklar işte,
elimde biram diğerinde sigaram
bekliyorum.

bu akşam da aynı hayalle uyuyacağım sanırım,
dışarı çıkmak çünkü bizim burda,
or*spulukla eşanlamlı,
yani
hayatlarını birgöz odada geçiren sevgili büyüklerimiz için.
benim mesela genç olduğumu ve büyük şehirde! büyüdüğümü anlamıyorlar.
anlamakta dertleri değil zaten.
hoş büyük şehirde büyüdüm de noldu?
dünyam şu odadan ibaret
Tİ.

geçen seneye kadar kabullenmiş olsam da bunu artık kabullenmek ve hayatımdan bir senenin daha anlamsız insanların aptal düşünceleri yüzünden harcamak istemiyorum. aslında artık kimse için zamanımı boşa harcamak istemiyorum. bekleyerek, anlamaya çalışarak. elime ne geçiyor ki? kayıptan başka? zaman kaybı!
bencilliğin dibi varsa ulaşacağım oraya!
sıkıldım devamlı sen ne dersin? ne hissedersin? ne düşünürsün? demekten.
ben ne istiyorum, ne diyorum, ne hissediyorum????
kimse için beklemeye, kaybetmeye değmiyor.
kaç 'dostum' için yaptıysam pişman oldum,
kaç 'sevdiğim adam' için yaptıysam..

hala ergenlik sorunları yaşıyorum kısacası.
nefret ediyorum bunu hala aşamamış olmaktan da

dün o yemekte düşünürken dedimki acaba biri ölse şu masadaki
değişen bir şey olurmuydu?
mesela konuşulmaya başlanır mıydı?
birbirine kenetlenen aile görüntüsü verir miydik ?
pişman olurmuyduk 'ulaaan bak şunları yaşarken o yapsaydık' diye?

cevabı açık aslında
HAYIR
holuvut filmi değil bu.
hayatın manasız sıkıntıları bile bu kadar uzaklaştırırken insanları
büyük bir acımı, sıkıntımı bağlıcak birbirine?
hadi ordan!
ama elbet yaşayacağız öyle bir şey ve ben içimden uzaklaşmış olmamıza bir daha bakıp üzüleyeceğim.

artık buraya ait değilim bir daha asla da olamayacağım.
gitmek istiyorum,
bir an önce
neresi olursa.
geri dönmekte istemiyorum
sevmiyorum burayı,
hiçbirşeyi.

bunalım değil bu gördüğümde kendimde
mutsuzluk ve o yüce duygu olan
acı.

boğulsam da bunun içinde en azından yaşadığım hissediyorum.
acı yaşadığımı hissettiriyor,
her tür acı hemde.
hoş bir yakınım ölmedi hiç,
birini sonsuza dek kaybetmedim,
ama şuursuzca belkide
acı
yaşadığımı unuttuğum anlarımı azaltıyor.
mutluluk bünyemde pek barınamıyor işte,
özellikle burdayken.

gitmek istiyorum
bir an önce hemde.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

planet waves
sarı üzerine beyaz yazıyla
üçgen bir plastik üzerine
alkollüyken alınmış bir an

pena.

sol üst gömlek cebinde unutulmuş

acaba diyorum unutmamak için
arada hatırlanmak için
kaybolmak mı lazım?

pena kaybolmadı bende
ama hatırlandı mı bilmiyorum,
belki
bi ihtimal..
güzel anları konuşarak harcarım ben.


söylenmesi hoş karşılanmayan şeyleri söyleyerek uzaklaştırırım insanları(erkekleri?) çevremden.
sevilmeyi çokça haketmem bu yüzden.

ama
tek bir soru vardır belkide kafamda;
arkasından gidilecek adam bunu neden dediğimi, neden dürüst olmak istediğimi anlar
ve aynısını bana da yapar mı?

bilirim bazen ne kadar kırıcı olur bu,
ne kadar acımasızca gelir
ne kadar acı verir
ama yalan davranmaktan
alıştığımız o oyunları sevdiklerimize de,
içten sevdiğimiz insanlara da oynamaktan
daha iyi değil midir?

artık yalan birşeyler yaşamak
oyun oynamak
birilerini kandırmak
ve aldanıp
aldatılmak
istememek
demek
bu kadar
salakçaymış!

önemli olan
kendi isteklerini yapmak
dürüstlükmüş bilmem neymiş düşünmeden sadece
ama sadece kendini düşünmekmiş
yalanmış o saf ilişki denen şey!

belki çok soru soruyorum
belki çok şeyi darmadağın ediyorum
ama dinlenmeyecek ve son kez konuşulmayacak kadar
canavar biri değilim
keşke bunu hayatımdaki insanlar anlayabilse.

hissetmemek en çok istenen şey olsada
belki de ruhunu inkar etmektir.
ben acı çekmeyi hala en yüksek duygu sayıyorum ve
acı çekmediğim o az zamanlarda mutluyum diyorum.

acı çekmek
mutlu olmak
en çokta sevmek
bana yaşadığımı hissettiriyor
hani psikolojik tanı konursa konsun bana
ben böle olmayı kabullendim artık

çevremdekilerin gitmesine
birşeyleri bahane edilip gelinmemesine
ve
hep 'onların' peşinden koşulması gerekmesine
alıştım artık

kalbim devamlı ufalanırken,
anlatmaya çalışmak kendimi ne kadar da boş geliyor

şimdi anladım ki anlatmaya çalışmak için
olayları kolaylaştırmak için yazıyorum buraya
ama kimse için yapmıyorum bunu
sanırım artık sadece kendim için yaşamayı kıvırmaya çalışıyorum.

hislerde gidecek birgün
ama zaten çok yaşamayacağım.