Pazartesi, Temmuz 06, 2009

bugün öldüm ben.

içimdeki yarık genişledi ve sonunda beni de yuttu. karanlıktayım. yere düştüm, kapaklandım. öldüm.

sela okunuyor, duyuyor musun?

her sabah duş almalarımdan farklı bu sefer su. sanki ılık. suyun bu kadar hızlı hareket ettiğini bilmezdim, oysa o kadar durgun ki. gözeneklerime işlemiyor su, içime işlemiyor. kayıp gidiyor, ılık.

beyazdan nefret ediyorum. evet hala nefret ediyorum.

herkes karşımda durmuş şimdi, dimdik ayakta herkes. birşeyler mırıldanıyorlar kendi aralarında, duyamıyorum. ne çok sevenim varmış, yalancıktanda olsa ne çok gelen var. tuzlu tuzlu soluyorlar, susuyorlar. mırıldanıyorlar. hiçbiri tanıdık gelmiyor artık bana. hepsi yalan sanki. kızarıklıklar gerçekten göze çarpıyor oysa. burun ve göz çevresinde.

işte denize bakan bir köşe. ohh sonunda. bozkırda değiliz. burayı hatırlıyorum, her haftasonu önünden geçerdik buranın, kampa giderdik. ne kadarda küçüktüm, heyecan doluydum.kumlarla oynayacağım için hızlı hızlı atardı kalbim, belki arkadaş edinirdim,
kesin!
yeni arkadaşlarımla oynardım, denize girerdik belki. eğer annem zorla sokmazsa.
konuşamıyordum daha sanki, ama kızgındım herşeye. doğduğuma kızgındım. sevilmemekten sıkılmıştım. daha 4 yaşındaydım. farkettim.

toprak havalanıyor şimdi. tozudu biraz. nemli ılık bir rüzgar esti. ahh tanrım ne kadar güzel bir yer burası. deniz, toprak. yağmurda yağar mı acaba bu akşam, hani Ankara'da her akşam 5'ten sonra yağan memur ıslatanlar gibi? yağsa ne güzel olurdu.

tahtıma yerleştim şimdi işte. ufacık bir yer açılmış bana özel, ilk defa bir yere tam olarak sığıyorum, ne küçük ne büyük, tamtamına benim işte. istediğim gibi yumuşak toprak, hafif nemli, serin.

toprağın bu kadar yavaş hareket ettiğini bilezdim; hala kapamadı yaralarımı. ama gözeneklerden bu kadar çabuk içeri sızdığını bilmezdim. dindirdi acımı. yarıklarımı yamadı. kapattı.

bugün öldüm ben.

çingeneler kadar korkusuzum bugün, ilk defa! herkes benden koşar adım kaçıyor işte. yağmur başladı çünkü. safi yalnızlığım boşaldı.
hep ben kaçardım insanlardan, kaçıp kendi kabuğuma saklanırdım. şimdi yuvamdayım işte. düş yok, kırıklık yok, nefret yok, sevgi yok. duygu yok burda, içimi kıyan, dehşete düşüren acı yok.
korkmuyorum işte, sokakta çingeneleri gördüğümde hep duyduğum o hayranlık var, kendime, ilk defa. fütursuzluk, sorumsuzluk, saflık, neşe. duyamasamda hiçbirini bu bedenle, aklım sanki anlıyor. kavrıyor. bilinçaltı mı bu? hmm sanmıyorum.

görmezden gelmek, alaya almak, hakaret etmek; şimdi bunların içleri açılıyor bana. insanların o büyük hırsları dökülüyor önüme, nedenleri... evet belki de günah dedikleri.
kendini varetme adına, kendini yüceltmek adına yaptığı oyunlar insanoğlunun; kahretsin çok net artık. acıyı duymasamda, gözyaşı döküyorum hala bencilliğe, özgeciliğe. zihnim tekliyor artık, sanrılar görüyorum, biraz gökkuşağı, biraz dondurma, biraz bıçak, biraz internet. gördüğüm filmler karışıyor birbirine, ben oynuyorum hepsinde, duyduğum melodiler karışıyor benim orkestram çalıyor...
hiç olmadığım kadar benim. boşa geçirdiğim tüm zamanlar; hayatım oluverdiler. hiç olmayan. tatmin olmayan bu beyin susuyor şimdi. derin bir ben imgelemine gömülüyor. hiç zevk alarak yaşamadığım bu hayatın, keyfini görüyor. tekrar yaşıyor sanki. bulanık yalnızca herşey. hep olduğu gibi. gözlüklerim yok belki ondan, ölüyüm ben, hiç olmadığım kadar, belkide ondan.

bugün öldüm ben. evet evet bugün.

d.

Pazar, Haziran 14, 2009

En son ne zaman birine bir hikaye okudun?
Paylaşabildiklerin o kadar az ki.

Bir kitabı içine gömülerek okuduktan sonra gerçekten kiminle konuştun, paylaştın Onu.
Hızın içine gömülmüşüz, sanki zaman bataklık gibi, hızlı daha hızlı olmazsan boğulacaksın.
Gerçekten en son ne zaman iç rahatlığı ile sandalyene yaslanıp güneşin tadını çıkardın?
Evren devamlı genişliyor. Çevren devamlı daralıyor. İçin de daralıyor mu?

Ankara'da ki 6. yılım bu. İlk başladığım yerden fersahlarca ötedeyim. Göremiyorum geçmişi. Yeni bir dönem açıldı çoğumuz için, başlangıçta ve sonda beraber olduğum Ankara insanları için.

Herkes artık kendi hayatını kurma hayallerinin peşinde. Geçen hafta bugündü işte. Biri daha gitti; uçtu denizin olduğu bir memlekete. Bozkırı özlemek zor öyle yerlerde, Bilirim...
duygularımın içimden çıkabilmesi bir haftamı aldı. çok derinlere gömdüm acımı, giderken ağlamamak için, evet sesim titredi, el sallarken Ona, perdenin arkasına saklandım, ama O fark etti. O hep fark eder yüzümdeki kederi, içimdekileri. Aynamdı o benim, Sonsuza giden cümlelerimdi.
beraber ağladığımdı, Beraber ağız dolusu güldüğümdü. Aynı şehirde ayda bir gördüğümdü, tekrar gördüğümde hiç eksilmediğimizdi. sanki dün ayrılmışız gibi muhabbete başlayabildiğimdi. rahatlığı o öğretti bana. boşverebilmeyi. Canım o benim, hep öyle canım olacak.
Yeni bir dönem başlıyor, dediği gibi.
Biz Ankara'ya denizden gelen çocuklar.
Bozkıra bir türlü alışamayan. Güneşi sıcak, gölgesi soğuk yaz akşamında kopuverdik gene birbirimizden. Oysa asla Ayrılmadık.

Bir kitap okursun, paylaşamazsın ya kimseyle duygularını. Kimseye kitabın içinden cümleler okuyamazsın ya hani; işte öyle bir günün sonunda tanıdım hepsini ben. Benim gibi olduklarını bellettiler önce, sonsuzluk gibi gelen o uzun iç çekişlerimi paylaştılar sonra. Kendilerinkini anlattılar sonra sonra. Okumayı, Öğrenmeyi, Paylaşmayı, Kıskanmamayı, Sevmeyi, Sevilmeyi, Yemek yapmayı, Dedikoduyu, Gülmeyi, Ağlamayı...kısacası hayatı öğrettiler bana, büyümeyi sevdirdiler. şimdi görevleri tamamlandı, bozkırda. yeni bir 'chapter' için hayatlarındaki, yeni bir mekana geçtiler. Denize yakın bir memlekate gittiler.

Kalmanın zorluğunu hiç bilmeyen bu bünyeyi, umarım yalnız bırakmazlar. çünkü hiç bırakmadılar....


Ayşeme.

demet
14haziran2009
reader.

Pazar, Mayıs 10, 2009

ruhsal durumun müzikle mi değişir senin,
yoksa ruh durumuna göre mi müzik dinlersin?

bazen karmakarışık olur için, sonra radyoda bir şey çalar, kendine gelirsin ahanda bu dersin.
bazen de mutluyken aniden bir şarkı çıkar, aynı frekansta, ruhun uçup gider içinden.
bugün böyle oldu bana, ruhum uçtu
havalandı gitti.

How can we hang on to a dream?

sihirli kelimelerim yok bugün içimi rahatlatacak.
sadece kalktım bugün kanepemden. kalktım, yemek yaptım. bu kadardı herşey.
herşey hala darmadağın,
ama kalktım bugün kanepemden.
hayalleri ellerinden alınmış goriller gördüm dün gece düşümde, bir filmden alıntılardı.
özgürlük, kontrol çabası değil insanı yaşamaya sevkeden, hep öyle görülse de.
hayaller...
tokyo'yu görme hayali gibi, uzaak
mardin'i görmek gibi, gerçekleşmiş,
kars'ı görmek gibi, yakın..
onlara tutunur insan aslında, ama çocukluktur gözünde ya hayaller, kendine yakıştıramaz belki, bilmiyorum neden bazı durumlarda kılıfını değiştirdiğini kelimelerin. değiştirdiğimizi.
sevgi deriz, deliliğe, vurdumduymazlığa, aşağılanmaya
nefret deriz, arzulara, saplantılara...

şimdi oturdum, oynadığım kelimeleri önüme dizdim, yuvarlak masamda elimde kahvem oturdum baktım onlara bir bir...
sonra radyo'da bir şarkı çaldı,

How can we hang on to a dream?

o an anladım, belki ağlarken aklıma düştü, belki de kahkahalarıma karıştı.
ah hayalsiz, hayalleri çalınmış küçük kız,
ne kadar kırılgansın, ne kadar zayıf.
gösterme sakın kendini
kendine dayan ki görülmesin eziklerin.

oysa yeni hayaller yapsan?
küçük gemiler gibi okyanuslara salsan onları,
yüzmeyeceklerini bile bile yapsan: ya yüzerse diye.
'ya barış olursa bu memlekette' diye kaptırsan mesela kendini,
'ya çevreye duyarlı insanlar olursa, moda olduğundan değil ama' diye topluluklar kurmaya çalışsan mesela, kaptırsan kendini,
'hepimiz dünyalıyız yahu' diyecek devlet adamları olsa mesela, oy versen o partiye....

yeni hayaller, büyük geniş,
hüzünlü de olsa,
içinden çığlıklar atacağına
dayansan bir arkadaşının omzuna, olmadı-yapamadım diye ağlayabilsen sonunda

yaşayabilsen kahkahalarla.

yeni hayaller, büyük geniş,
olduğunda inanamasan
uzun çığlıklar attıran,
içinden hırs yaptığın için böbürlendiğin durumlar gibi olmayan.

şimdi, şu anda bir hayal kur, bir dilek tut.
inan o hayale
inan ki gerçek olsun...

'what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems

what can i do, she's saying we're through
with how it was
what will i try, i still don't see why
she says what she does

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems

what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems
how can we hang on to a dream

what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream

how can we hang on to a dream
how can it will it be the way it seems
how can we hang on to a dream'

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

vazgeçtik hızlı koşulardan,
ataklardan,
deparlardan,
midem bulanıyor artık hızlı olmaya, en iyi olmaya çalışmaktan.
bebek adımlarıyla yürümek, konuşmak, sevmek artık benim hevesim...
bahar bile yavaşça geldi bu sene bak dışarıya,
uzat o hantal boynunu camdan dışarıya da, bak!
hayatına bak, başkalarının hayatlarına bakacağına buzlu bir camın karşısında.
izleyeceğine gece gündüz başkalarını, başka insanları...
yaşa işte, çok kısa be hayat.
uzatınca başını, usulca göz gezdirince;
göreceksin nasıl da sabırla açıyor ağaçlar, çiçeğe duruyorlar
hepsinin bir zamanı var, bir sırası var,
bekliyorlar, sabrediyorlar, çalışıyorlar, çabalıyorlar...
dışarıya bir bak nasıl da insanlar yavaş yavaş ilerliyorlar.
hepsinin bir temposu var kendine ait.
hepsi kendi için çabalıyor, çalışıyor.
hayatını yaşıyor. seçiyor, seçiliyor, seviyor, sevişiyor....
bir uzat da bak çevrene, uyuma ayakta,
geçmişine saplanıp, hayıflanıp, pişman olup durma...
herkesin kendine ait bir öğrenme hızı var, yavaş ya da hızlısın diye böbürlenip ya da şikayet edip durma..

nedenler uydurma kendine başlayamadığın işler için,
başlamadım de gitsin, pişman olma...

binlerce senedir tekrar edip duran masalları anlat kendine, iştahla öğren hepsini.
tekrarla ki unutma.

unutma ki, pişman olma yaşayamadıklarından.
çabala ki, tembellikten yapmadım deme...
sev ulan kendini işte, yaşa hayatını,
bak patır patır ölüyor insanlar; geri dönmemecesine gidiyorlar.
geri dönmüyorlar, dünyaya geri veriyorlar aldıklarını, mineral mineral
atom atom geri veriyorlar..
birtek yaşadıkları onlara kalıyor, bir pencereden bakarak son kez kendi hayatlarını izliyorlar.
sıkıntıdan patlayamadan.
hoş bir neden değil bu, uyduruk ama korku her şeyi yaptırıyor insana.
sıkılmaktan korkuyorum artık.


bugünkü dersimiz bitmiştir,
dağılabilirsiniz...

Cuma, Mart 06, 2009

yine bir otel odasında,
tek başına kalma arzusuyla,
iç çekişler yaşıyorsun
belki az belki çok tiksiniyorsun
herkesden.
geçmişe bir sünger çekmen gerek
aldanmışlığını,
sevgini,
kıskançlığını
bırakıp kaçman gerek...

ama bırakmalısın artık 'yetersizliklerini' gerinde
ufukta yeni bir gün doğmalı
sevdiğin kadını,
o kadının hislerinide düşünerek,
serbest bırakmalısın artık.
git, kaç kurtar kendini demekle olmuyor
gerçekten bırakman gerek herşeyi,
oluruyla kabullenmen gerek.
seviştiğin geceleri düşünerek, masturbasyon yapmamalısın artık.
işkence yapmamalısın geçmiş anılara
geleceğe umutla bakmaya çalışmak yerine
sadece geleceğin varolduğunu duyumsamalısın.
yeter artık
kabustan uyanmalısın..

Pazar, Şubat 15, 2009

iki şeyin bir olmasının verdiği o nihayi gücü arama çabası sonunda
yine kendinle kaldığında
hayalkırıklığına uğratıyorsun kendini.
ve 'tek' olmaktan daha güçsüz hissediyorsun kendini.
rüyalarından uyanmışsın,
hayallerini yıkmışsın,
gerçek hayat denen safsata sıkmış canını, sıkılıyorsun
ve değiştiremiyorsun herhangi bir şeyi.

gidiyorsun-geliyorsun
sonunda anlamsızlık dünyasında
yokoluyorsun.

karşındakini severken
anlamsızlaştırıyorsun duyguları
hem kendininkileri hem onunkileri
güvenirken
'mazlum'
güvenilirken
'sahtekar'
oluveriyorsun.
yalan dolan dünyasının bir parçasısın artık.
duyguların yok çünkü
taş doldurdun kalbine.
plastiktan yapılmış
ya da
gazetelerin kuponla verdikleri kırılmaz bardakların camlarından yapılmış
sarımsı kahverengi.

varolma hülyasını dizilerle kitaplarla yoğuruyorsun.
kendine bir dünya kuruyorsun.
almadıkça insanları içine
yalnızlaşıyorsun
yalnızlaştıkça güçsüzleşiyorsun
ama
özgürleşiyorsun bir yandan da...
kimseye hesap vermeden yaşıyorsun
bir de bakıyorsun
hayatında olanları anlatmadıkça
anlatacak mevzun kalmamış.
hep bitap
hep yenik
hep ezilmişsin sanki
bünyen düşünceye engelli
sevmeye engelli
ulaşılamıyor.

Pazar, Ocak 25, 2009

'' Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde;
En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş. ''

Çarşamba, Ocak 21, 2009

kapanmış binlerce kapının ardında konuşulmuş onca kelime
birbirine değmiş onca el
unutulmamış onca arayış
tatmin olmamış onca ruh
denenmiş onca tehlikeli oyun
samimiyetsiz onca duygu
güvenilmemiş onca insan...

içinden geçenleri bir çırpıda kağıda dök deseler;
günlerdir aklımdan geçen bu cümleleri yazardım o kağıda.
umursamazdım kimler okumuş, kimler önemsemiş, kimler alınmış.
duygusuzluğun verdiği, bünyedeki ketumluk bunu yaptırır adama çünkü.
duygularınla bir olup güvendiğinde,
aldığın karşılıkla uğradığın hayalkırıklıkları
saldırmanı meşru kılar karşındakine..
kendi vicdanında haklısındır,
haklılığın bir anlamı varsa tabii...

çabaların anlamsızlaşır gözünde,
arayışında harcadığın enerji boşadır
karşındaki aptaldır.
senin vardığın sonuçlara hala gelememiştir belki,
belki de evet belkide yalancıdır.

oysa kendi kendine inandırdığın o 'imgeleme' sahip olmak istemişsindir.
kafanda kurduğun o 'imge insanına' sahip olmak istemişsindir.
karşındaki o olsun istemişsindir.
yaşamanın anlamı o olsun, artık bir anlamı olsun istemişsindir.

karmaşıklaştırırsın her şeyi;
hem o imgelemden kopamazsın, hem insanlarla beraber olamazsın,
her şey hemen olsun, tatlıya bağlansın, netleşsin
imgelem canlılaşsın istersin.
karmakarışık olur bünyen.
duyguların hafifler,
'O, 'O' değilse; suçlu odur yahu' dersin
çıkarsın işin içinden.

içinde kurduğun ve devamlı yükselttiğin duvarlarla bağdaşmayan her benlik
yanlıştır!

Oysa aşık olmak karşındakini olduğu gibi kabullenmek değil midir?
değiştirmek, imgelemine uydurmak niye??
konuşarak anlaşmak değil tabir etmeye çalıştığım şey,
karşındakini olmadığı biri gibi yapmaya çalışmak.
olmadığında çekip silahını vurmak,
sensin suçlu diyip işin içinde sıyrılmak.

kalbim ağrımıyor bugün, hissetmiyorum hiç bir şey . . .

koca bir sokak boyunca
ve bilmediğim bir sokak boyunca
elimden bir rüzgarla uçuşmuş
iskambil kağıtlarımı toparlıyorum şimdi.
anlamsız yaptığım,
oynamaktan vazgeçtik çünkü.
ne pişti, ne papaz kaçtı, ne sinek yedili,
istemiyor canımız
sadece tüm eli toplayabilmeliyim bu aralar,
eksizsiz olmalı
jokerler dahil tekmili birden ellerimde olmalı.
yoksa bir daha oynayamam.
oynayamayız.




Pazar, Ocak 18, 2009

sessizlik istiyorum sadece, şimdi.

beynimin bana oynadığı oyunlardan sıkıldım, her gün.

kalbimi her açışımda, yalnız olduğumu anlmaktan bıktım, dün.

istemek mi?
sahip olmak mı?
kader birliği yapmak mı?
özgürce dolanabilmek mi?
bu soruların karmaşasından, ve hepsini birbirine karıştıran aymazlıktan, daraldım; bu yıl.

oysa sadece sevmek-sevilmek istedim,
aşkı dile getirmeden, kırılmaktan korktuğumdan belki
belki duvarlarımı artık çok dik ördüğümden
'cool' olmakla itham edildim.
oysa sadece bir kedicik olmak
o kedicik gibi atlayıp zıplamak, heyecandan yüreği ağzında yaşamak
merak etmek önüne gelen her şeyi
patilerimi savurmak, biraz yakıp yıkmak, biraz inşa etmek
bazen uslu uslu uyumak, bazen miyavlamalarımla mahalleyi ayağa kaldırmak istedim.

tercih oldu bu, tercihim samimiyetsizlik oldu sanırım.
ne istediğini bilememek oldu.
akılda kalan soru işaretleri konuşulmadı, konuşulduğunda anlaşılamadı.

şimdi; yalnızca sessizlik var yüreğimde.
o kadar sesli kahkahalar atamıyorum, yüreğim dayanmıyor. yarısında kasılıp kalıyorum.
kasılıp kalmalarım gibi, bu da her şeyi çok ciddiye almaktan.
'ne olacak ki, 2 haftalık ilişkiler listene yenisini eklersin' diyebilmek
yer geldiğinde, anlatılan her şeyi uslupsuzca yüze vurabilmek
karşındakini darmaduman edeceğini bile bile aldırmamak gerek oysa şu kısacık hayatta.

'cool''luğunun ardında
kısılmış bir ses var şimdi
yalnızsın sen.
uğraşıp durma.
hayalkırıklığı yaşayıp durma
yeter
diyor.
duymuyorsun onu
duygularını sere serpe
güvenerek yayıyorsun ortaya
oysa saklaman gerek
yeri geldiğinde rol yapman gerek
çünkü buralarda
gerçek samimiyet,
malesef bu demek.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

her şey keşke her şey başlarken bitmese içimde.

geçmişe takılıp kalmışım işte, ha onu ha diğerini aramışım ne fark eder?
aşık olmaktan kaçmıyor muyum durmadan? eski güvenli limanları bu yüzden bırakamamın nedeni bu değil mi? işte sırf bu yüzden ataerkil toplumda yaşamak bu kadar kolay. sen denemiyorsun erkekleri, sen safsın ya onların düşünmesi gerekmiyor senin geçmişte yaşadıklarını.

bu korkutuyor beni, yaşadıklarım değil, onun yaşadıkları. neyin ne kadar içinde olacağım ki? olayları ne kadar anlayabileceğim ki? old christine'daki new christine olmak istemiyorum. oysa hem erkek hem kadın için aynı bu merak. geçmiş merakı, karşındaki insanı o insan yapan mevzuat.

çok enteresan hisler içindeyim. ne yeni kocaman bir yıla ne de yapılacak işler listesine hazırım. açım, ama yemek yemek istemiyorum. tw karşısında pineklemek, düşünmeden hayatımın geçip gitmesini beklemek istiyorum bazen. neden diye sorma, bende bilmiyorum.
yorgunluktan, meraksızlıktan, bazen bazı olayları dan diye anlayabilmemden. kafamın dumanlı olmasını istemiyorum ama öyle şu anda. yeni başlangıçlar atmak için şahane belki her şey ama isteyen nerde? kafam karıştı bak gene, kendi kendime konuşmaktan sıkıldım, alkol alıp unutmaya çalışmaktan sıkıldım, elime aldığım her kitabı yarım bırakmaktan, sonrada suçluluk duymaktan sıkıldım, her şeyi düzgün yapmaya çalışmaktan ve devamlı başarısız olmaktan sıkıldım. istemek, istemek,istemek. sonunda boş bir iskemlede pineklemek. ne oluyor tam olarak bana? nedir bu motivasyon sıkıntısının altında yatan araba? nedir bu anlamsız bakışlarımın altındaki anlamsız beyin dalgam? büyümek istemiyorum ben. küçük kalmak istiyorum.

Pazartesi, Aralık 01, 2008

makinaların çalıştırma düşmesine basmak kadar kolay olsa bir şeyleri başlatmak keşke,
bitirmek ya da. ya da iptal etmek yaşananları.
bulaşık makinama baktım uzun süre. ne güzel dedim hayatımın yarısını kurtarıyor zaman olarak. ama o zamanda ne yapıyorum ki ben?
durmak istiyorum, durdurmak istiyorum bazen zamanı. şimdi bunu yapmalıyım, ama yapmak istemiyorum. o zaman nasıl bir plan çizmeliyim diye sormak istiyorum zaman aralığımda.
cevabını bulana kadar da bir daha başlamasın zaman.
çok şey istiyoruz, o istediklerimizde en iyi olmak istiyoruz. egomuzun süper egoya fırlamasını bekliyoruz, durmadan iletişerek anlatmak istiyoruz kendimizi. nerde duracağız? nerde bitecek bu arayış, iç huzurumuzla nerde sade sade yaşayacağız. eğer cevabı hiç bir zamansa; iç dinamiklerimizi ayarlama, benliği geliştirme çabası neden? daha iyi bir seviye yoksa, son seviye hiç yoksa birilerinden üstünüm durumları neden bu kadar çok etrafta??
insanları etrafımdan uzaklaştırma ihtiyacım belkide bundan kaynaklı, bu soruları soran ve sormaktan hoşlanan, bir barda bu sorular sonucunda kah gülen kah hüngür hüngür ağlayan insanlarla bir şeyler yaşayabilmek istiyorum. ne katacak bu bana sorusu sonucunda yaptığım, otomatiğe bağlanmış bir 'ilerleme' anlayışı değil. belki bu yüzden yanlış anlaşılıyorum. sanki yüzümdeki maskem fazla kaba. durup değerlendiren, 'hmm bu insandan ne alabilirim acaba?' sorusunu soran bir tip. hiç öyle olmasamda-en azından bunu biliyorum ben- böyle etiketleniyorum. oysa tek derdim azıcık mutlu olmak böyle insanlarla takılırken.

sonra kapı çalıyor hep düşünürken. içeri yüzünde komik bir ifade olan demet giriyor. napıyon la sen diyor. cevap vermeye yaltenirken tam, olmuyor. yapamıyorum. yutkunuyorum. sadece uzun bir sessizlik. sonra bir çakmak sesi. uzun uzun içilen bir sigara. içeri giren demet, bende tam böyle diyeceğini düşünmüştüm diyip çıkıyor. o an nefret ediyorum gerçekçi maskemden, belkide benlik parçamdan. ama sonra yok aslında iyi biri o diyorum. gerçeklerden çok uzağım şu anda diyorum. çok çalışmam lazım, ertelediğim tüm işlerime başlamam lazım artık diyorum. internet sayfalarımı kapatıyorum. kitaplarıma dönüyorum. bana dünyayı anlatan, o çok sevdiğim kitaplarıma. sonrasında da 'neden bu kadar uzak kalmışım ben bunlara?' diyorum. sevdiğim demet bunların arasında, kafasını kaşıyan hmm diye düşünen, anlayan, anlamadığında tekrar başlayan, ertelemeyen, durumları her yönüyle düşünmeye çalışan, düzenli, tertipli demet. o demet'i çok özledim. o kadar ki artık rüyalarıma giriyor.
ve sonra diyorum kendime: acaba öyle biri hiç oldum mu ben? yoksa bu bir yanılsama mı???
sorarım sana ey yüce karınca.

Pazar, Kasım 30, 2008

bugün bütün söylediklerim asılsızdır, hükümsüzdür.

Pazartesi, Kasım 24, 2008

pazartesi paylaşımları,
gene kendime bir alışkanlık edindim, pazartesi akşamları telefonla konuşuyorum.
içimden yükselen ses yanlış yaptığımı haykırıyor. dağılacaksın dikkat et diyor. ama bu ses bu ara reklamlarda bile yanıma gelip reklamları hüzünlü anılarla birleştiyor. ağlarken buluyorum kendimi. karadenizle ilgili bir görüntü mü var ekranda; basıyorum gözyaşlarımı, istanbulda iskele mi batmış basıyorum gözyaşlarımı, vapurlu reklam mı var basıyorum gözyaşlarımı...
sonra duruyorum bakıyorum kendime; ne yapıyorum ben??
pazartesileri de işte konuşurken aklıma geliyor 'ne yapıyorum ben?'
artık cevabı belli aslında; bir dostumla konuşuyorum. bu kadar kesintisiz bir düz çizgi.
içimdeki ses onu dalgalandırmak istiyor arada bir, arıza çıksın diye. ama işte her şeyden vazgeçer biriyim bu aralar.

ilk anın heyecanı geçiveriyor mesela hemen, saçmalamıyorum. aklı başında bir kız gibi davranıyorum. öyleyim kahretsin ki.o yüzden bir daha yaşayamıcam aşkı, özlemi, utanmayı, kıskanmayı, arzuyu...

sadece içimde kocaman bir sıkılma arzusu var. çokça sıkılıyorum. her ortamda, kendimle.
katlanmaya biniyor bazen her şey.
oysa kendime neden bu kadar haksızlık ettiği mi hala anlayamıyorum.

Pazartesi, Kasım 10, 2008

ivmeyle başlıyor her şey,
enerjin ivme yapıyor içinde,
koşmak istiyorsun, bağırmak istiyorsun, gülmek istiyorsun durmadan.
sonra aynı hızla terk ediyor seni enerji.
sonra bakıyorsun dışarıdan kendine.
sadece 'kafam karışık yaaa' diyorsun. 'ne yapacağımı bilmiyorum'.
ama hala kafanda bir soru: Neden bu kadar heyecanlandım ki?

cevabı hislerinde gizli. ilerleme ve mutluluğa ulaşma amacında..
onlar seni sürüklüyor ve eğer karşına bir dostun çıkıpta: ama üzüledebilirsin demedikçe anlamıyorsun bunu.
anladığında işte enerjin bitiveriyor. bu çok karmaşık bir şey değil aslında. bireysel ilerlemeni kampçılayan her insanı hayatında tutmak istiyorsun. ve işin tuhaf tarafı o insan içinde aynı anlama gelmek istiyorsun. ve garantisi olmayan durum da bu. ya o beni aynı yere koymazsa sıkıntısı. bu yalnızlığını arttıracak sadece, hatta belki dişinle tırnağınla kurduğun 'bireysel ilerleme!' ütopyanı yıkacak. sıkılacaksın, yok kimse diyeceksin, ne anlamı var diyeceksin. ve başladığın yerden fersah fersah geride bulacaksın kendini. çünkü beyninde kurduğun, varolmasını istediğin garantiler var. tam anlamıyla garanti bunlar. hem sevgi için, hem kırılmamak için, hem ilerlemek için, hem doğal olmak için, hem de kendin için. ama işte bunları tek bir insana bağladığında 2 şansın var. ya evet, ya hayır. ve evet kısmı çoğu zaman şüphelidir.

heyecan hissetmek, ve evet sadece bir şeyler hissedip devamlı gülümsemek çok güzel. ama kaptırmamak gerek, bir insana bağlamamak gerek her şeyi. yoksa dağılırsın. parçalanırsın. darmadağın olursun. ve bu bir insanın sana 'hayır' demesinden daha çok zarar verir bünyeye.

kendime anlatmaya çalıştığım durumda bu. 'evet lan bu o galiba!' tümleci o kadar bozuk ki aslında. hisselerin bir o kadar gerçekken bu tümcelerle durumu, olayı harcamak çok saçma. ve ben devamlı bunu yapıyorum. durduğum yerden gerilere itiyorum kendimi. o olsun çünkü ben yalnızım demeye bile başlıyorum. ve işte tam o noktada hislerin de bir anlamı kalmıyor. tükeniyor.

beklemenin dayanılmaz çekiciliği. olmasını istemenin o dayanılmaz arzusu. ama bu olmadığında da kalıpları yıkmamayı başarmak. işte ancak o zaman özgür olacağım.
çünkü özgür olmak istiyorum...
hani bazen bir şey olacağını hissedersin ya,
olacağını bilirsin ve heyecanlanırsın durmadan.
ama sonra sorarsın kendine
ben niye heyecanlıyım diye???

cevabı yok ki ne diyeyim.
olacaksa bir şey -ki olacak eminim- iyi ya da kötü oluversin.. ama beklemenin tuhaflığı ayrı bir cazibeli sanki.
olmayacaksa da olmasın. sadece hayalkırıklığı olmasın yeter bana...

Pazar, Kasım 09, 2008

pazar sabahı,
yüzümde ablak bir gülümsemeyle yürüyorum
nedenini sormuyorum kendime
sonra rüzgar çıkıyor
sararmış meşe, çınar ve at kestanesi yaprakları saçılıyor etrafa...
durmadan gülümsüyorum

allah allah, hayırdır inşallah...

Salı, Ekim 28, 2008

içimden yazmak geliyor.
evet ve gene biliyorum ki yazacağım.
tutamayacağım kendimi. kendimi yazacağım gene.
belki öykü olur bu; öykü yazacağım evet.
ben! bu türkçeyle!
ama yazacağım.
kendim için. sırf bu benliğin rahat uyuması için.
çünkü kafam karışmıştı; ama kalbim dur dedi bana.
sonunda durdum.
duracağım. durulacağım.

Perşembe, Ekim 16, 2008

nasılda mesudum.
dün geceden beri. aydınlandı tüm dünyam.
anı yaşama çabamı takdir ettim, ilk kez başardım.
hem takdir etmeyi kendimi, hem de anı yaşamayı.
sabırsızım ben, hemen olsun istiyorum her şey. ama artık beklemenin bile tadını çıkarıyorum.
bekledim seni, bekliyorum kendimi.
anı yaşadık biz seninle. paylaştık.
olmazsa olmasın dedik dünyaya, yaşama inat.
olsun kocaman 14 saat yaşadık.
özlemiştim seni, şimdide özlüyorum. hep özleyeceğim.
ben seni kaybetmemişim, sende beni. asla da kaybetmeyelim olur mu?

Çarşamba, Ekim 15, 2008

açıklanamayan onca gerçek var önümde,
çalışılmayan onca ders,
yarım bırakılmış onca yün ve şiş,
yenmemiş yemekler,
atılmayı bekleyen çöpler,
vahşice saçılmış giysiler,
onca kapatılamayan televizyon, internet, müzik, film...

seni arıyorum. kayboldun birden. hey iç sesim dışarda konuşan durmadan sen misin? o mailleri yazan, o durmadan düşünen sen misin? kalkıp giden, kalkıp bir şeyler yap diyen sen misin? yoksa içerilerde bir yerlerde kendini korumaya aldın da benim mi haberim yok??

kırılacak mıyım gene? kırılsam bozulacak mıyım gene? neden yapıyorum bunları? yalnızlık mı sardı dört bir yanımı? konuşmama ne oldu? neden susuyorum? neden heyecanlanıyorum? sen değil misin karşımdaki? sen değil misin? hayal mi görüyorum? kendimi mi kandırıyorum? soğuktan beynim mi uyuşuyor? öleceğim sanırım. içime doğdu bugün. ilk kez hayır şimdi değil, olmaz dedim. sen misin bunları dedirten yoksa. yoksa kendim miyim? seviyor muyum kendimi?
depremden bile korktum ben. noluyor anlat bana.
tell me everything by saying nothing.

huu iç sesim nerdesin? çık dışarıya da oynayalım.