Çarşamba, Şubat 09, 2011
"...Şimdi bile affedilmeye bir yol açıldı. Bu yola "Golconda" diyeceksin. Çocuklarına ondan bahset, çünkü sadece bu yolla yeniden ışıkta yürüyebileceksiniz."
Gabriel
“Adem ile Havva. Yaratıcımın can verdiği ilk insanlar. Cennetten kovulanlar. Dünyaya inip tüm insanlığa sınanma şansı veren annemle babam. Her uykuya dalışımda onlara yakarıyorum, Yaradanıma yakardığım kadar hem de; neden kaderimde siz varsınız diyorum. Neden engel olmadınız diyorum. Özlüyorum. Tüm dünyayı karış karış geziyorum. Günden ırak, güneşten kaçak, renklerden uzak. Lilith, üvey annem. Bana kucak açan sevgilim. Söyle neden siyahı seçtin. Neden kanınla açtın gözlerimi. Lanetlendim. Ama affedemedim kendimi. En çok kendime, sonra yaradanıma kızıyorum. Kendimi affedemiyorum. Özlüyorum. Nasıl kıydım sana kardeşim, Abelim, Habilim. Göklerin rengindeki gözlerini, güneşte sararan buğday rengi saçlarını özledim. Renkleri ver geri bana, hatıranla. Nasıl kıydım sana? Özlüyorum Abelim. Affet beni, Yaratıcım gözümü kör eğledi. Bir an, herkesten çok istedim sevgisini O’nun. Bir an seni öldürüverdim. Ellerimde kan var şimdi. Affedemem kendimi. Seni arıyorum, kendimi arıyorum, sevgiyi arıyorum, affedilmeyi arıyorum, huzuru arıyorum; Golconda’yı arıyorum. Ama bulamıyorum. Tarumar oldum sensizlikten. Özlüyorum. ” Diye çevirdi İbn-Harun okuduklarını arapçaya. Eski, çok çok eski bir dilde yazılmıştı herşey. Unutulmuş, binlerce yıldır konuşulmamış bir gizemdi bu. Artık yaşamayan koca ağaçların yumuşak gövdelerine, devasa yapraklarına yazılmıştı hepsi. Her hece bir harfti, her harf bir anlam. Okuması, yazması hep zordu; ama en mükemmeliydi. Bir insanın yüzündeki her bir kas, her bir duygu, herbir mimik için ayrı bir harf vardı. Bu dilde konuşanlar birbirlerini yanlış anlayamazlardı.
İşte sonunda, İbn-Harun özenle saklanan o ilk yazıyı; o ilk harfleri çıplak gözleriyle görüyordu işte, nasırlaşmış elleriyle dokunuyordu ona. Bir özlemden bahsediyordu. Ve bu özlem için kullanılan 5 birbirinden farklı harf, anlam, duygu vardı metinde ama İbn-Harun hepsine özlüyorum diyordu. Başka bir kelime bilmiyordu Arapça’da bu duyguyu anlatacak. Hep övünürdu oysa Araplığı ile, dili ile. Ne kadar çaresiz kalmıştı oysa şimdi. Bu duyguların içlerini göremiyordu, algılayamıyordu. Beyni bu tip bir özlemi, arayışı, yalnızlığı algılayamıyordu; yüreği duymuyordu hiçbirini. Oysa bu kadar çaresiz olduğunu bilmezdi. Duygularının bu kadar köreldiğini, anlayışının bu kadar daraldığını görememişti. Kördü şimdi, Caine’i anlayamıyordu. Onunla her Allah’ın günü savaşıyordu. Onu hiç görmemişti ama savaşıyordu işte. Kılıcının iki uçlu adaleti, yaradanın hikmetiyle O'nun peşindeydi daima; Caine’nin, Kabil’in. Onun kadar güçlüsünü görmemişti hiç, göremeyecekti de, biliyordu. Neden ve ne zaman savaşmaya başladıklarını bilmiyordu. Bir gelenekti sanki bu. Durdurak bilmeyen kanın, çığlıkların, ölümün geleneği. Oysa ceza idi. Kabilin cezası idi.
Şimdi okudukları kalbini daraltıyordu. Düşmanı hakkında öğrendikleri gökkuşağının farklı tonlarını gösteriyordu O'na. Bir file, gözleri tamamen açık dokunmamış bir denek gibi; hep farklı noktalarından bakmıştı. Hiç düşünmedikleri, başkasının eliyle zihninde beliriyormuş gibiydi işte şimdi. Fil gelivermişti gözünün önüne. Alt benliği sonsuzluğa erişiyor, Yaradanıyla bütünleşiyor, Affediyor, Aydınlanıyordu. Cezası hiç bitmeyecek Kabil için ağlıyordu şimdi. Açlığa, soğuğa, kana, karanlığa, ama en çokta vicdan azabına hapis Caine için içli içli ağlıyordu şimdi O.
Gözyaşları için seneler sonra cezalandırılacaktı oysa İbn-Harun. Gücü, adaleti, sevgisi, zülfikarı el değiştirdiğinde; Kabil’in eline geçtiğinde.
Pazartesi, Şubat 07, 2011
Akşam ezanı okunuyordu. Kırmızı parlak topuklu ayakkabıların sesi kaldırımda yankılanıyordu. Beyoğlu'nun değişmeden kalmış belki de son arnavut kaldırımı taşlarının üzerinde uçarcasına yürüyordu. Uzun bacakları muntazamdı, beli incecikti ve büyük göğüsleri vardı. Her erkeğin hayallerini süsleyecek kadar güzeldi. Bembeyaz bir teni, simsiyah kısa saçları vardı. Evet saçları kısaydı, ama o güzel yüzüne daha güzel bir saç modelinin yakışmasının imkanı yoktu. Kırmızı parlak ayakkabılarıyla onu Taksim'de yürürken görebilen şanslı nadir insanlardan biriydim. Adımı açıklamak istemesem de, akademide yükselmesi kesin gözüyle bakılan ama doktorasını tamamlayamadan şizofreni teşhisi konularak hastaneye yatırılan bir asistan, Türkiye'de pek rastlanan bir şey olmadığından- başka nerede raslanıyor bilemiyorum- kendimden bahsederken adımı kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Benim adım Duygu, 26 yaşındayım ve biyoloji doktora terkim. Eski yazıyı okuyabiliyor, Osmanlıca, Farsça ve Japoncayı ana dilim gibi konuşabiliyorum. Arapça konusunda sıkıntılar çeksem de İngilizce'mden daha iyi durumda olduğundan şüphem yok. Bu aralar o kadar sık CV yazıyorum ki kendimi tanımlarken hep bu sırayı takip etmek zorunda hissediyorum kendimi. Oysa gerek yok şimdiden herşeyi anlatmama. Anlattıkça siz anlayacaksınız zaten ne olduğumu, ya da ne olmadığımı. İlk olarak ne olmadığım hakkında bir şey demem gerekirse; ben yanlış tanı konulmuş bir hastayım. Hastayım evet ama tek hastalığım ileri derecede miyop olmam. Yeme sorunum yok çok şükür, belki ileride asıl bu bir sorun yaratabilir. Kısa sürelerle bıraksam da hala sigara içiyorum. Normal bir Türk genciyim işte, çeşitli takıntılarım var ve dövmelere bayılıyorum. Akşam Taksim'de yürüyorum, vitrinlere ve dövmelere bakıyorum. İş arıyorum.
Genellikle kütüphanelerde takılıyorum. Hep mi böyleydi yok değilse ne zamandır böyle hatırlamıyorum. Her tez yazan, ya da doktora yeterliliğe giren insan gibi arada sırada zaman kavramım bulanıklaşıyor. Son zamanlarda ise yapamadığım tezimi bitirmeye çabalamaktan daha çok bilimdışı, mistik şeyler okumayı seviyorum. Eski kütüphanelerde unutulmuş kitaplarla başlayan, Osmanlı yeniçeri arşivlerine kadar uzanan "Onları" arama çabam ilk ne zaman ortaya çıktı? Hmm, belki dövme merakım belki de bilimkurguya olan aşırı düşkünlüğüm açtı bu belaları başıma. Evet hatırlamıyorum. Şu anda karşımda bu süt beyazı kadını gördükten sonra açıkcası umrumda da değil. Kendini bana göstermiş olması, bir kapının aralandığı anlamına geliyor. Duyduğum heyecan anlatılamaz. Belki bir kedinin fare gördüğündeki heyecanı gibi tasvir edilebilir ancak. Onu gördüğüm o ilk anda hem avdım hem avcı. Göz bebeklerim büyüyüp kocaman oldu, Ondan başka kimse kalmadı çevremde; herşey siyah beyaz oluverdi. Sesler yok oldu, sadece Onun ritmik mükemmel tok topuk sesleri. Koca İstiklal boşalıverdi sanki. Onu takip etmemden başka çarem yoktu. Hiç bir zaman olmamıştı zaten.
Hiç arkasına gönüp bakmadı ama; ben bir köle gibi, bir robot gibi belli bir mesafeden Onu takip ediyordum. Benden başka Onu gören, fark eden insan yok gibiydi . Görülmek istemediğinde kimse fark edemezdi zaten Onu. Benim Onu takip etmemi istemişti, çünkü uzun zamandır Onları rahatsız ediyordum. Şimdi herşey bitecekti, şimdi belki herşey başlayacaktı. Bilemiyordum ama yüzünü bir daha görmek için herşeyimi verebilirdim o an. Ama buna gerek kalmadı, olgun bir karpuzun bir bıçak darbesiyle ortadan ikiye yarılmasını andıran bir sesle, arkasını döndü. Dar, kimsenin olmadığı o sokakta bana, benim gözlerimin taa içine bakarak, ilk cümlelerini sarf etti: "Evet, sabah ezanına kadar vaktimiz var, ne bilmek istiyorsun Duygu?".
Ben büyülenmiş salak; aval aval suratına bakakaldım. Hayatımda bu kadar güzel birini görmemiştim. Heteroseksüeldim evet, lezbiyen değildim ve öyle eğilimlerimde yoktu ama bu yaratıkta apayrı bir çekim vardı ve üzgünüm ama o çekimden kurtulmak her babayiğidin harcı değildi. Denemeye çalıştım ve muhteşem irilikteki ilk salaklığımı yaparak ağzımdan şu sözlerin çıkmasına engel olamadım;'' Birşeyler içmek ister misin?'' Aklımdan geçen neydi? Hiç bir fikrim yok ama bu sözlerim Onun hoşuna gitti. Tamam dedi, ama benim istediğim yere gideceğiz ve ben istediğim zaman kalkacağız. Başımı evet anlamında salladım.
İlk defa yanyana yürüyorduk. Yanında kısa ve çirkin görünüyordum ama bu benim alışık olduğum bir duyguydu; kısa olmak değil ama çirkin hissetmek. Mavi ilaçları bunlar geçsin diye vermişlerdi ama nedense hiç içmedim onları. Bir insanın hisleriyle oynanmamalı bence; seratonin gelmiyorsa, az ise; zorlamanın bir anlamı yok. Varsa bile yapay, gerçekdışı. Şu anda O yanımdayken hissettiğim bu 'gerçeklik' de çok gerçekdışı aslında. Kıskanmıyorum Onu, sadece hayranım Ona. Daha 2 dakika oldu Onunla tanışalı ama canımı almak istese ona asla engel olmazdım.
Bulduğum ve okuduğum literatürlerde çekicilik deniyordu bu hislerime. "Onlar" inanılmaz çekicilikleriyle herkesi baştan çıkarabiliyorlardı. Bunun nedeni boyunlarında bulunan kokudan kaynaklanıyordu. Her insanın koltukaltı kokusu deyip geçtiği ama aslında kişiye özgü feromonlar denen şeydi sanırım; yani ona benzer birşey. Çekicilikti, baştan çıkarıcılıktı. İnsanların en ilkel duyu organını felç ediyordu. Beyni ele geçiriyordu ve uyuşturucu gibi göz bebeklerinin büyümesini, dünyadan kopmayı ve adanmışlığı arttırıyordu. Her avcı gibi, avlarının zayıf noktalarını biliyorlardı. Onlar besin zincirindeki en üst noktaydı, biz faniler ise onların yemeğiydi. Daha doğrusu konakçılarıydık. Parazittiler onlar, bizim üstümüzden beslenen dış parazitler. Aynı bizim dünya üzerinden beslenen parazitler olmamız gibi. Bakteriler gibi taşıma kapasitesinin üstünde üreyip, tüketen bizler. Ah biz insanlar hep zincirin son halkası , tüm hastalıkları yenebileceğimizi, sonsuza kadar yaşayabileceğimizi düşünmüştük. Oysa çiçek hastalığı, frengi, grip ya da AIDS gibi bizi kemiren bir yaratık daha vardı dünyada. Bizi iyi tanıyan, zayıflıklarımızı iyi bilen bir avcımız vardı. Ve ben Onlardan biriyle beraberdim. Sonunda birbirimize görünmüştük. Her avdan biraz daha temkinliydim, zıkkımın kökü vardı yanımda, saldıracak olursa bu zehirle saldırmayı deneyecektim. 11. yy da işe yarar bir teknikmiş. Ama her canlı gibi evrim geçirdilerse, ki mutasyon hızları, uyum kapasiteleri bizden kat kat fazlaydı; büyük ihtimalle doğal bir seçilimle bu zehire karşı bağışıklılardı artık. Kimbilir hangi akla hizmet gelmiştim buraya. Nasıl bir kendine güvenle bir şeyler içelim mi diye sormuştum. Bunları aklımdan geçirdiğim o an gerçek bir av gibi hissetmiştim işte kendimi. Gerçek bir salak gibi. Of hala o anları düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.
Eşarbım da yanımdaydı. Etkiyi azaltabilmek için boynuma dolamıştım. Aynı Kuran'da yazdığı gibi; kollarımı, boynumu ve saçımın bir kısmını kapamıştım. O yanımda yürürken karşılaştığımız o ilk andan daha az etkisi altında olduğumun farkına varmaya başlamıştım. Azalan etki, koku duyusunun ilk andan sonra alışılan doz uyarımından kaynaklanıyor da olabilirdi. Ama ben hangisi olduğuna karar verecek durumda değildim. Yürüyorduk ve beynim yıllardır okuduğum tüm bilgileri, alt metinleri gözden geçiriyordu. Çok yorulmuştum, artık sonuna gelmiştim herşeyin. O aradığım parazitim, efendim, Avcım yanımdaydı ve ben artık düşünmek istemiyordum. Ölmek de istemiyordum. Ne soracağımı hatırlamıyordum. Onu kızdırmak istemiyordum ama en çok ölmek istemiyordum. Şimdi değil.
Kırmızı ayakkabılar yavaşlamaya başlamıştı, yüzümü Ona doğru çevirip baktığımda kafasıyla sağa dönmemizi emretti. Yine ardına düşmüştüm. Çünkü sağda girdiğimiz sokak denemeyecek kadar dar geçitte yanyana yürüyemezdik. O önde ben arkada sonunda ulaşmamız gereken yere vardık; Onun beni kolayca öldürebileceği kadar ıssız, konuşmalarımızın duyulamayacağı kadar kayıp. Sorularımı yazdığım kağıdı ellerim titrerken çantamdan çıkardım. O sakince beni bekliyordu. Bir ünlü gibi sakin, olacakları önceden biliyormuş gibi kendine güvenli. Kalp krizinin eşiğindeydim. Sonunda kendine hayrı olmayan o silik sokak lambasının altında ilk sorumu sordum Ona; cevabı evetti. Duruldum, durgunlaştım. Aptallaştım. Yüzüne baktım. İspat et dedim. İspat etti. O noktada, doktorumun yüzüne bana yazdığı O raporu fırlatmak istedim. Ben ne şizofren ne de obsesif-kompulsiftim.
Ben İbn-Harun'dan sonra gerçekleri açıkca gören ilk 21. yüzyıl insanıydım. Ben karşısında bir avcı olup, bunun farkında olan ama av olmayan nadir insanlardandım. Ben, evet üniversiteden atılan; yalnızlığa terk edilen ben. Karşımdaki oydu, işte tek gerçekliğim Oydu şu anda. Ve belki hep O olmuştu. O.
O bir vampirdi. ve bunu bana güzelce kanıtlayıvermişti.
Pazar, Ocak 30, 2011
uykusuzluk o kadar yoğundu ki; 3 gün kesintisiz uyusa, geçmezdi bu özlemi.
Sessiz sakin gürültüsüz bir evde olmak için herşeyini verebilirdi.
Kendi gibi büyümemiş, büyütülmemiş insanlarla olan münasebeti, yoruyordu bünyesini.
Ne özgürdü, ne bencil ne de dürüst.
Kapıları hızla kapamak isterdi,
suratlarına haykırmak isterdi bencilliklerini-öğretilmiş dogmalarına göre bencillerdi-
yüzyılın başlarında bu kadar muhafazakar olması hiç çekilir değildi.
herşey hakkında biraz olsun fikri vardı ve kendi ve kendiyle ilgili sorunlar yerine buları konuşmayı yeğlerdi.
İnternetin zaman yiyen bünyesinden arınmak istedi; arındığında yalnızlaştı.
Sanki insanlarla arasında buzdağları vardı;
önce kendi soğukluğundan sandı bunları; sonra anladı;
Bilgi alma yolları farklılaştıkça, düşünme yolakları farklılaşıyordu.
Onun gibi yerine bunun gibi düşündükçe yalnızlaşıyordu.
hah; yeni keşfine keyifle güldü.
İnekliğine, bilimkurgu sevgisinin tsunami etkisi yapan heyecanına güldü; Ona gülen insanları anlayarak kendine güldü.
İçindeki ağlama isteğine boyun eğmeden, başı dik, kıçı açık güldü.
Uğradığı, kişisel alanına saldırılara, bedenine hakaretlere, yüzündeki sıkıntı çizgilerine güldü.
Ve evet, delirmiş gibi güldü hepsine.
Çünkü anlayamıyordu onları, ama bir şekilde de olayların neden böyle olduğunu; neden böyle hissettiğini eşşek gibi biliyordu.
Kendini suçlamak, boşuna bir arayıştı; insanları suçlamak harcanmış zamandı.
Herşeyi bırakıp gitmek istedi;
kayıpların şehrine, belleklerde bir iz bırakmadan gömülmek istedi kitapların sayfalarına.
Kalbi durmadan kırılırken bir insanın, durduramaz kendini. Ölmek ister devamlı.
İşte o anda içeri giren bir adam;
belleğini ele geçirmek istedi;
kendiyle ilgili tüm hayalkırıklıklarını silmek istedi, elinden tuttu Ona dünyayı, çimeni, ağacı, koşmayı, bisikleti gösterdi. Sevebilirdi herşeyi; bu kırıklıklar yerine yeni arayışlar koyabilirdi.
Çekip başka bir ülkeye gidebilirdi, yeni bir dil öğrenebilirdi.
Şimdi beyninde dönen tüm kelimeleri silebilirdi.
Bu adam,
örgü ören teyzesi, başı açık babannesi, durmadan tüküren komşusu, burnunu silen grip ve oldukça garip babası, temizlik delisi annesi, saçları örgülü kardeşi, yemek pişiren annanesi oluveriyordu. Hepsinin belirli bir sıfatı vardı kendince; onunda olmalıydı. Disiplin denen şey Ona, o küçülmüş özgüvensiz benliğine yeni pencereler açabilirdi...
Öyle bir adamdı ki O;
her gün görebiliyordu onu;
İstediğinde konuşabiliyordu;
her ihtiyaç duyduğunda yanında bitebiliyordu;
Sarıp sarmalıyordu yaralarını,
terk edip gitmiyordu, herkesten farklı olarak.
Beyaz önlüklü adamların yanındayken ortaya çıkmıyordu bir tek; bahçesi geniş, yemyeşil hastanesinde bir tek orada bulamıyordu O; hayatının erkeğini. İlaçlarını yutuyordu hergün; bir yeşil, bir mavi. Kırmızılar geldiğinde silinip gidicek gibi oluyordu silüeti. Başı dönüyor midesi bulanıyordu. İşte ancak O zamanlarda, davullar çalmayı bırakıyor, etraf sessizleşiyor, konuşmalar anlamsızlaşıyordu. Bir tek o zamanlarda erkeği, biriciği pencerenin yansıyan kısmından Ona bakıyor, sevdiğini söylüyordu. Filmlerdeki gibiydi; romantikti. Özeldi. Hiç silinip gitmeyecek gibiydi. Gerçekti; hayatındaki herşeyden daha gerçekti; daha dürüst.
Bahçeye açılan O kapıdan çıkmak istese, durdururlar mıydı bilmiyordu;
ama pencerenin diğer tarafına geçip baktığında; Ayna etkisi yaptı herşey. Orda kendini gördü, Kendini buldu. Ölüme saygı duruşunda, Erkeğinin kendisi olduğunu anlayıverdi. Hastanenin kendi zindanı olduğunu da. Ölüverdi.
Bir kapı kapandığında açılan O pencere kıçına kaçıverdi.
Atladı, Öldü, Gömüldü, Unutuldu.
Cumartesi, Ocak 01, 2011
Bugün belki de yaptığım en iyi şey; oturup bu filmi izlemekti.
Son zamanlarda devamlı olarak 'soy ağacım nasıl acaba?' sorusuyla yaşarken; bu filmin ortaya çıkması, vejeteryanlıkla ilgili devamlı duyduğum 'what's wrong with you?' sorusunun komikliği vs. vs. Hayat bazen hiçte rastlantı olmayan şeyler çıkarıyor karşıma.
Son zaman larda hissettiğim yalnızlaşma isteği bu yılbaşına yalnız girmeme neden oldu, ve gerçek anlamda hiçte ezikçe, zavallıca bir durum olmadı. Bir sürü insanın arasında yalnız kalmak bence çok daha zavallıca bir şey; ya da birilerine kendini beğendirmeye çalışmak. ve evet son zamanlarda 3.şahıs olarak gevezeliklerimi daha rahat izleyebiliyorum; çok fazla şikayet ediyorum her şeyden. kimbilir belki haklıyımdır; bilmiyorum. Ama gereksiz bir gevezelik gibi geliyor artık bana. Eğer gideceksem, yeni bir şeylere başlayacaksam en birilcil görevim, yaşamın beni yormasını engellemek olmalı. İnsanların beni yormasını engeleyeblmeliyim, kendimi yormayı da.
Belki geleneksel yılbaşı kararları gibi görülüyordur, kimbilir belki zamanlamam gene bir rastlantıdır, şu anda mesela cnbc-e de yeni bir dizinin başlaması da bir tesadüf. Ama tesadüfler belirlemiyor mu hayatımızı?
Aslında seçimlerimiz belirliyor hayatı; yılbaşı 'partisine' gidip gitmemek, spor yapmayı seçip seçmemek, sigarayı bıraıp bırakmamak, ingilizce çalışıp çalışmamak... Seçimler sonuç getiriyor, birşeyi gönülden isteyip istememek belirliyor hayatı. Belki seneye Berlin Filarmoni orkestrası yılbaşı konserini canlı canlı izlerim; belki seneye Yeni Zelanda'da, Hindistan'da, Ukrayna'da ya da Neplade arazi yapmaya giderim. Kimbilir? Geçen sene sorsalardı, bu sene İngiltere'ye ya da İtalya'ya gideceğim de aklıma gelmezdi. Sigarayı bırakacağımda, yalnızlığıla barışacağımda. Tek dileğim var; gezmek, görmek, doya doya yaşamak.. Belki üç gibi görünüyor ama aslında hepsi aynı mutluluğu veriyor insana.
Asabiyetim istediğim çok fazla şey olmasından, bir türlü karar veremiyorum aslında neyi istediğime. Birden fazla şey olmak istiyorum. Olabilirim belki, olmalıyım. Ama hepsinde çuvallamakta var sonunda. Ama denemeden bilemem değil mi? Mesela şimdi çıksam, şu aptal spor salonuna yazılsam, haftada en az 3 gün spor yapsam 2 ay sonra hala biraz olsun iyi hissetmiyor olsam kendimi, tökezler miyim??
Yazıldığım piyano kursuna devam etsem, haftada 1 saatte olsa; farklı birşey üzerine çalışsam. belki wii almak için para biriktirmek yerine evime piyano alırım. mutlu biri olurum belki çalışırken. Beethoven çalamam belki hiç, ya da Chopin ama birşeyler tıngırdatırken, yeterli olurdu benim için. Ama yapamamak yapamayacak olmak korkutuyor beni. Oysa kime ne kanıtlıyor olacağım ki? Kendime karşı sorumluyum hayatımda ve belkide artık biraz olsun rahat bırakmalıyım kendimi. Mükemmeliyetçi cadı ölmeli artık; evet belki bu sayede bir şey olabileceğimi düşünüyorum ama kendimi mutsuz etmekten başka işe yaramıyor.
'Black swan'. Sonunda kendimi öldürmek istemiyorum....
Salı, Aralık 14, 2010
Then no matter what you say or do,
You are just an ordinary person...
Your wrongs are wrong and you have no rights to do them.
You have to regret, you have to apologize
but if, you are broken...
It must be a wonderful life to live,
you could be special once in your lifetime, with that luck you could be loved by those special people...
I am so lost, again.
No surprise for me, it is just me. me, the stupid in the mirror of my mind. me, the ordinary; with needs.
I am so lost
I cry a lot for being something
and now I am watching myself that became nothing. No surprise for me. I deserve this ignorance. I deserve this pain. I am ordinary, I am nothing but bunch of meat.
I wish I could be happy once in my life, with glory I could rise my hand and say I deserve this happiness. I wish I could be someone, not important but someone that made a change, for better. I wish I could. But I know I am not that special. I know I am not that person.
I wish.
this melodrama is just me, inside me. The wish, is just me, to be someone broken.
What an irony.
Pazartesi, Aralık 13, 2010
1- Herhangi bir sebepten ötürü uykumdan uyandırılmak
2- Başka insanların pisliklerini toplamak zorunda olmak
3- Maddi-manevi paylaştığım şeylerin paylaştığım insanlar tarafından değersiz görülmesi
Açıkseçik sorulduğunda tabii ki cevap veremiyorum; ama sinirli bir yapıya sahibim. Parlamalarım, huzursuzluklarım bakidir. İnsanlardan bir kere soğudum mu, bir daha ısınmam zordur. Beni sevmeyen insanları daha çekici bulur, beni seven insanlara daha fazla değer veririm. Eğer herhangi biri benden bir "iyilik" isterse, önce bokunu çıkarmadan bu iyiliği anlayacağını farzederim, kısaca insanların yardım istemelerini bende ego parlatıcı sprey olarak algılamam. Yardım etmeye çalışırım, bu düzenimi bozmak, fazladan çaba sarfetmek olsada. Neden? dediğim gibi bu iyiliğin bokunun çıkarılabileceğini silerim beynimden. Öyle bir veriye ulaşılamaz alt benliğimde. Neden? çünkü öyle yapmamaya dikkat ederim ben; kendim. Sonuçta pişman mı olurum; evet genellikle evet. Bu yüzden şu son 2 haftadır izlediğim "House MD" dizisi bana fazlasıyla şey öğretti. Herkes yalan söyler ve herkes bencildir. Benim söylediğim yalan; insanları önemsemediğim. İnsanları ve duygularını kendilerimkinden üstün tutuyorum, isteklerine "evet" diye cevap veriyorum. Veriyorum, Veriyorum... Sonunda aslında insanların bunu sevgiden değilde çıkardan yaptıklarını kavrayıveriyorum. Kimsenin safça yaklaşamadığını anlayaveriyorum; kendim dahilim buna. Beni sevsin, güvensin insanlar diye "hayır" demiyorum kimseye. Sonra bir bakıyorum bu evetler canımı sıkıyor, böğrümü dağlıyor. Çünkü ben yarın gitsem burdan, arkamdan kimse üzülmez, arkamdan kimse ne iyi kızdı demez, ancak yapmadıklarım hatırlanır; hayırlarım hatırlanır. Sinirliliğim hatırlanır. Ben buyum. Bu kadarım ve asıl sinirimi bozanda bu benim. Bu kadar sinirli olmam, bu kadar tepkili olmam insanlara. Oysa onlarsız çok mutluyum ben; kendimle. Kaçmak kurtulmak istiyorum burdan. İster bu dünya de buna ister benliğimin bölünmüş kişiliği...
Cümleyi tamamlarsam kendimden korkmaya başlıcam gene.
Çarşamba, Ağustos 25, 2010
Neden bilmiyorum; yüreğime dokundu.
Sarstım kendimi bir kez daha.
İçimin boşluğu yankılanınca, sustum.
Bunu hak ediyor muyum?
Eğer hak ediyorsam! Daha çok çalışmalıyım.
Şikayetçiyim kendimden; evet.
Her zamanki gibi şikayetçiyim.
Odaklanamıyorum artık hiçbir şeye.
Oysa her şey o kadar net olmalı ki.
Oturmak düşünmek için çok güzel günler bunlar.
Ama ben hak edemiyorum bir türlü huzuru.
Yüreğime dokundu bu haber;
Ben hergün saçmasapan şeyler yaparken BURADA
O çocuk, okumak için öldü!
Bu sanırım duygu sömürüsüz bir 'ilk' haberdi benim için
Taa dibine dokundu yüreğimin.
Affetmicem kendimi
Eğer başaramazsam
İyi bir öğretmen olmayı, iyi bir insan olmayı, iyi bir akademisyen olmayı
çalışkan olmayı..
Yüklenmeye devam edicem kendime,
Sırf bu haber gelsin diye aklıma, sırf boşuna ölmemiş olsun diye belki.
Ama ne keder, ölen geri gelmiyor.
Sadece şimdi içimdeki bu duyguyu aktarırsam dedim
kendime
yüklenmemin bir nedeni olur en azından.
Kendimi hor görmemin bir nedeni...
Çünkü çalışmanın bana verdiği hazzı başka bir şey vermiyor.
Ya da vermemeli.
Belki çok ileri gidiyorumdur, kısıtlıyorumdur kendimi ama
denediğim hiçbir şey bana öğrenmek kadar iyi gelmiyor.
Salı, Temmuz 27, 2010
Karşındakini dinlemeden devamlı konuşmak kadar yıkıcıydı sanki.
Yatak toplarken belini incitmek kadar can sıkıcı mıydı
yoksa denizde ayağına kramp girmesi kadar can yakıcı mıydı; tam olarak bilemiyorum.
Deniz yatağında sıcağın alnında saatlerce kalmış kadar kızarmış mıydı tenim sezemiyorum.
Yeni ayakkabının ayağını vurması sonucu ayakkabıyı giymekten mutsuz bir kadın gibiydim.
Seni her öptüğümde duyduğum boşluğun yankısı;
çok uzaklarda yağmurun yağması kadar doğal geliyordu bana.
Henüz delirmedim, henüz bir şey hissetmedim
herşeyin 'seninle' alakalı olmasına daha içerlemedin(m);
kaderime dil döküyorum ben şimdi.
Her sene; koca bir populasyondan seçtiğim 'tuhaf insan' yüzdesinin büyüklüğünü, standart sapmasını ve varyansını hesaplıyorum.
Evet; gerçekten dehşete kapılıyorum.
Farklı zihin akışı yolunu takip etmekten, bunlara uymaktan, uydurmaktan, sıkılmaktan, daralmaktan dolayı geçici olarak kapattığım kendimi.
Düşünmeyeceğim, yorulmayacağım.
Seni dinlemek Allahın emride beni dinlemen bir lütufmuş sanki bebek; Bir 'y' kromozomunun bu kadar fark yarattığını bilemezdim. Bilemedim; ''Beğenmek'' sadece sevişmekmiş, aşk zaten hiç olmamış, sevgi: Herkesin sevgilisi. Bencillik ne menem bir şeymiş arkadaş. Kapitalizm; emperyalizm, kanımıza işlemiş. hep bir hakimiyet hep bir istek hep bir ben ben ben hep bir para para para.
His yoksa... dedi iso; his yoksa çabada yoktur diye tamamladı. zaten erkekler çabalamaz dedi. hislerinin peşinden giderler diye tamamladı sözlerini.
Aydınlık geldi dedikleri. Bu kadar ne için kasıyorum diye sordum; sesli düşünmüşüm. Bende anlamadım dedi iso.
Haklıydı.
His yoksa..
Çarşamba, Haziran 30, 2010
İstersin hep hep hep daha fazlasını; denersin
Şu anda mesela; karnının ağrısı geçsin; şu makaleler beynime girsin, şu okuldan kurtulayım dersin.
Peki sorarım sana; Bunlar için ne yapmaktasın??
En kolayı Hap yutarsın, eve gider dinlenirsin vs. vs.
Sen burda oturup; burdaymış gibi görünmeyi tercih ediyorsun.
Makale düzenliyor ama onları okumuyorsun, okullar beğeniyor ama yazmıyorsun..
Senin gibilere tembel deniyor kardeşim; Tembel.
Yat ve bir daha kalkma bence; uyu uyuyabildiğin kadar; hayal kur kurabildiğin kadar.
Yanından yamacından insanlar geçsin, sevsinler seni; sonra bozuluversin her şey sen daha bir şey anlamadan.
Anlayışlısın; çünkü anlamak için; kızmak için; biraz olsun enerji gerekli.
Arkana dönüp baktığında; hayallerden başka bir şey olmadığını gördüğünde
umarım kardeşim
umarım
Çok geç olmaz.
Yapmak istediklerini gerçekten istiyor musun?
bunları gerçekleştirmek için gerçekten bir şeyler yapıyor musun??
lütfen ama lütfen kandırma beni;
beni bari kandırmaya çalışma.
çaba of o mühim çaba
bende eksik artık.
gereksiz insan ilişkileri için harcıyorum o çabaları
ev toparlamak için harcıyorum enerjimi.
bencilliklerle yoğuruyorum kalbimi.
kırıldım gene işte; paramparça oldum ve inat yapıyorum.
aramıcam!
aramıcam!
gereksiz bir çaba gene işte sahalarda.
bunun yerine 2 kelam öğrensem keşke.
2 yeni gelişme kapsam makalelerden
kendimi ingilizce kurslarına piano kurslarına versem.
ama olmaz
o zaman
mutsuz olabilirim.
beceremeyebilirim en basitinden.
beceremeyince ne olur???
hayalkırıklığı!
gel hayatımın yarısına bak; ne göreceğini çok iyi biliyorsun. Reklamsız dünyanda hayalden ve hayalkırıklığından bol başka bir şey bulamayacaksın. bunlardan kaçma yolun korkaklık bebek! korkak, ürkek ve tembelsin.
bulaşıcı bir hastalık gibi. eskiden yapmadığım ve asla yapmam dediğim her şey bulaşıyor şu sıralar üstüme.
boşta; boşluktayım.
Aramıcam.
bir de onunla uğraşmıcam.
Daima yaptığım gibi günün geri kalanını planlıcam az sonra.
1- Tv seyret
2- Abur cubur ye
3- Tv'den sıkıl Film izle
4- Kitap okumaya çalış, yapama
5- Sakal'a gidip bira iç
6- Muhabbet et
7- Uyu
bu sanırım; gayet açık bir ölüm fermanı kardeşim.
Aynı şeyleri döndür döndür yaşa halindesin
ve üzgünüm kendin için aslında hiçbir şey yapmıyorsun.
her şeyi obur ve şımarık çocuklar gibi başlayıp başlayıp yarım bırakıyorsun.
kendinden hala nefret ediyorsun
bilimadamı olamayacak kadar unutkan ve dikkatsizsin
daha sayamıcam kardeşim; karındeşenim.
silkenmen gerek demekten dilimde tüy bitti.
hareket yok artık sende.
içindeki o tel kopuvermiş.
üstüne geldikçe ağlama eylemini bile gerçekleştiremiyorsun.
Tüm bu yazmak istediklerime dönüp dönüp bakıyorum. Dişi olmanın; 2 huyluluk olduğunu hatırlıyorum. Kendimi kötü hissettirmenin ne işe yaradığını bilmesem de yüzüme bunları açık açık söyleyince; progesteron hormon seviyemde sanırım ufak çaplı bir oynama oluyor... Ağlıyorum. Düşün bir kere ağlamak için her ay yoğun bir aşağılama gerçekleştiriyorum kendime. Arada başka insanların sözlerini, hareketlerini de ekliyorum buna. bu sayede daha inandırıcı oluyor çünkü. Sonuçta kendime inanmıyorum. Bu ruh halini bir kere olsun yaşayan çoğu insan kısa süreli haplar kullanıyordur sanırım. yani bence. Bu kadar kötü görmek kendini beceri isteyen bir şey sonuçta, ki daha dış görünüşümle ilgili fikirlerime hiç girmedim...
Progesteronun vücudumun kimyasındaki etkilerini bilmekle beraber; beynimde yarattığı hasarı henüz anlamış değilim.
Salı, Haziran 22, 2010
beynimi duygularımdan ayırdığımdan beri; tez yazıyorum, tez sunuyorum; tezle yatıp kalkıyorum...
sakin, sessiz, tek düze yaşayıp gidiyorum işte.
üzmek ya da üzülmek istemiyorum.
süper kahraman olmak istemiyorum.
Sadece ufacık bir parçamın şu anda duyduğu merak; günümü güzelleştiriyor.
Heyecanımı içime gömdüm. fazla telaşlanmak istemiyorum; fazla bağlanmak istemiyorum.
Yanlışlar gözlüyorum devamlı; belki hayatıma girmiş tüm adamlar yüzündendir.
önceden mimliyorum, yargılıyorum, huzursuz ediyorum.
sade ve sessiz kalmak niye zor bu kadar. Geçmiş neden boğuyor seni? çok fazla hata yapıp çok fazla ödün verdiğinden. Sevgiye aç kurtlar gibi saldırınca; hem kendini hem karşındakini parçalıyorsun, karşındakini; sevdiğini öldürüyorsun. bağırsaklarını deşiyorsun, kalbini yiyorsun, akciğerler söküyorsun; sonrada kalkıp o iç organlarla oynuyorsun. ellerin kan revan içinde; gözlerinde bir umut; tutup sallıyorsun etrafa. Artık çok 'geç'ken, çabalamanın anlamsızlığı ısıtıyor kanını yavaş yavaş. Umut şizofreniye varıyor. Sonra karşındaki etler, kemikler, gözler, saçlar, kaslar, böbrekler, beyin ve kalp canlanıyor; yeniden bir bütün oluyorlar sanki. Hem çarpık, hep yalan.
Gerçeğin kusmuğu yüzüne çarptığında; dağılıveririsin. şimdiye kadar oynadığın hayatında baş kahraman bile değilmişsin der gizli gözler, o seni hiç sevmemiş der gizli kulaklar, seni kullanıyor der gizli bir dil. ister şeytan de onlara, ister iç bunaltın. Sonunda asıl onlar kahraman olurlar, baş aktörler, belirleyiciler.
Bu mu tüm yapabildiğin? hayaller kur; gerçekler yarat kendine. Sonra hayalkırıklıkları yaşa; ama suçlu ölü bir beden olsun. Silikliği ve kaybetmeyi; numaralar haline getir; Oyna insanlarla. adına sevgi de.
Açken daha iyi çalışıyor kafan. Televizyon izlemediğinde ya da. Filmlerle, hayallerle boğuşmadığında. Kriz anlarında hep yaptığın gibi sakin. İç dialoglarını yaz dur, durmaksızın yaz ki içinde kalmasınlar.
Yeni yeni insanlara yeni yeni değerler yükle, yükle ki; kırılmaya biraz daha dayanıklı hale gelebilesin. İçin kan ağlarken az biraz daha gülebilesin. Çünkü duygu göstergesi; su balesi.
nefes al; al enginlere. boğulma korkun olmasın. su yuttuğunda gülümse; gülümse ki, yaşamak için bir şansın olsun, Boğulduğunda bile gülümse; gülümse ki, alsın şanın yürüsün.
demet.
Cumartesi, Mart 06, 2010
içim içime sığmıyordu; ve beni kimse anlamıyordu.
sanki hiçbiri hayatında hiç aşık olmamış gibiydi...
Evet biliyorum, acayip abarıyorum böyle duygu fırtınalarında.
belki de gerçekten çok pis sıkıcıyım.
daima ilgi bekleyenim
farkındayın aslında.
bazen vazgeçiyorum işte mutsuzluğumdan
inişsiz çıkışlara kaptırıyorum kendimi.
kimseyi aldatmıyorum da.
düzeltip içimi yazasım geliyor, biri dan diye yüzüme 'sen de fazla mutlusun ki' dediğinde, diyebildiğin de.
Kalkıp düzelttim üstümü bugün.
horozlu şemsiyemle bir çingene kadar özgür dolaştım.
güneşte unutulur ya hani gazateler
sararırlar
çok hüzünlü gelir bana; bir şeyin olduğundan daha eski, daha yıpranmış görünmesi.
okuyorum okuyorum bitmiyor kitaplarım
ama ben hep, okuyabileceğimden daha çok kitabım olsun istiyorum.
bu hayatımdan sıkıldığımda yeni hayatlar başlatmak isiyorum.
bazen aşık, bazen mutlu kadın, bazen usanmış feminist, bazen güzelliğe saplantılı antifeminist, bazen iri, bazen süslü, bazen dejavu, herşey ama herşey olabilirim.
oluyorum da.
farkında olmadan bir bukalemun olabiliyorum.
çift cinsiyetli, ortama göre şerbetçi.
ah ah aşık olamamak en zoru
kendikendinle kalakalmak.
hem kimseye ihtiyacım yok, hem herkese ihtiyacım var.
istediğim zaman kalkmak istiyorum.
kalkıyorum artık.
mutsuzluk çeşmelerini söktürdüm parkımdan.
acı sularda yüzmek falan istemiyorum.
aşık kadını oynamak istiyorum gene
bu sefer daha iyi oynayacağım; Söz!
çarpıp geçen kelimeler gibi.
içimde çarpan
anılar var.
hepsini silmek
'take it easy' modunda takılmak.
gülümsemek
ve çevremdeki herkesi gülümsetmek
istemek?
saçmalıyor muyum?
imkansızı mı istiyorum??
Ulan Acaba?
gazeteler, onları balkonda bırakmamalıyım
yağmurda sararmıyor, kusmuk gibi oluyorlar.
kusmuk; en gerçekçi kelimem.
Hiçbir zaman
ya da herzaman
hazırlıksız olmak
kapatamamak tüm duvarları
kolaylıkta
yıkılmak
duyguların değişkenliğide buradan gelmiyor mu? Sanki?
yıkanmak için harcadığım zamanda
bir insan
kaç insanla sevişirdi acaba?
sen kaç insanla seviştin? ha? Acaba?
Gazeteler, eski gün haberleri.
haber yeni demek anlamınada geliyorsa şimdi ben anlatım bozukluğuda yapmış oluyorsam
sen beni
gene de
anlamazdın di mi?
ah ah hiç belli edemiyorum, bir kadın gibi bakamıyorum.
utanmışlığımdan mıdır ne, gözlerinin içine baktığımda bu dünyadan kopuveriyorum.
kahkaha atsana, sırf benim için, gene!
Hiç aşık olmamışlar gibi, hah,
hayatlarında hiç aşık birini görmemişler gibi, hah!
anlatmak istemiyorum size işte bir daha, alın size koca bir nah!
''dert dert dert, tasa tasa tasa, ah en büyük benim derdim,
en acıklı benim hayatım,
herkes bana borçlu, herkes beni çekmeli,
aslında isteyerek yapmıyorum, içim sıkılıyor, işler bitmiyor...''
kahverengi derili plastik oyuncak bebek;
kurmalı çalışıyor gibisin.
okuduğum kitaplar üslubumu değiştiriyor.
düşünce kalıplarım yavaştan değişiyor.
ve evet çok sıkıcıyım.
düzenli bir şekilde değişebiliyorum.
inişimi görecek kadar çok yaşamak istemiyorm,
bu çıkışın sonu son değil; bebek!
ha evet,
şikayet edesin gelmiş senin
oysa kimse kimseye borçlu değil,
televizyondaki yakışıklı aktör abi dedi bugün
evet şanslı doğdum da bundan kime ne? diye
haklı gibime geldi
haksız yere tepinmeyi, bunları hak ettim ulan demeyi bırakmak lazım gelir artık
şanslıydım yani de bundan kime ne?
şansız olmak ne zamandan beri bir erdem?
ne zamandan beridir?
fakirlik edebiyatı, acıların çocuğu bakışları?
kim öğretti bize bunları??
ve neden benimsedik bunları??
Şansım yüzünden ya da aldıklarım yüzünden utanmayı hangi şerefsiz belletti bana?
getirin onu;
hemen şimdi dikin önüme de 2 kunkfu numaramla ağzını burnunu kırayım onun!
radyo eksende cover çalıyorlar; bir şahane!
hep bildiğin şeyleri başka türlü görmek
hep dinlediklerini başka türlü dinlemek kadar
rahatsız edici ama bir o kadar da güzel başka ne var? ha?
söyle bana pilli oyuncak, hangi dağda öldürdüm ben şeytanlarımı?
hangisiydi, hangi kitaptı? hangi rüyamda?
silmek istiyorum
silip bitirmek istiyorum
sinirimi, mutsuzluğumu, 'erkek figürsüz büyümenin verdiği görgüsüzlüğümü'
silkindim, şimdi
silkindiğimde
benden havaya uçan
benden kopmuş
zerreciklerin
tekrar
bana geridönmelerini, tekrar içime işlemelerini
engellemem gerek;
kaçmalıyım.
korkma
kaçabilirsin.
d.
Pazar, Şubat 14, 2010
iyi-kötü
aşk-nefret
aşk-gurur
hayat-ölüm
jedi-sith
katil-polis
sanki biri dengeyi bozsa her şey parçalanacak gibi.
gerçekten bunların dışında bir şey yok mu?
hep farklı olmak pompalanıyor bünyeye. farklı ve anlamlı olmak...
hangimiziz bu? yani hangimiz böyle hissediyoruz? kaçımız?
işin komiği böyle olmadığımızdan daha mutsuz olmaya programlıyız da...
farklı, ucube, keşfedilmeyi bekleyen yetenek, dünyayı kurtaran kahraman, tuhaf ama zeki, çirkin ama çekici..
oysa o kadar amasız yaşıyoruz ki...
peh amma ahkam kestim akşam akşam.
ama fikrim gelirse eğer; bir gün oturup bunlardan arınmış bir şey hayal etmek istiyorum...
demet.
Cumartesi, Şubat 13, 2010
sildim tüm eksileri kafamdan;
eğlenicem herkese rağmen dedim_kafamdaki herkes_
tabii bazı insanların varolması, davranış biçimleride etkili oldu bunda. mutluydum.
içtim eğlendim mutlu oldum içimden dans etmek bile geldi yahu... ve utanmadım, engellemedim kendimi. öle yaşadım...
bilmiyorum belki sabahtan zelişle konuşmuş olmak etkili oldu. rahatladım; devamlı kötü biriyim lan ben baskım gücünü yitirdi, serbest kaldım. içimde şimdi belki birini sevmenin verdiği umutta var. onun beni sevmesini isteyebilmenin rahatlığı. kimseyi dinlemicem bu sefer galiba; belki ilahlaştırdığım biri daha olcak hayatımda ama ona söylemeyeceğim. ondan hoşlandığımı söylemeyeceğim. içimde dolup taşsın istiyorum bu duygu. umutlanayım istiyorum. biraz oynayayım istiyorum bu oyunda...
şimdi arkama yaslanmış bu yazılarında internet çöplüğünde nasıl kaybolucağını, aslında nasılda bir anlamı olmadığını düşünüyorum. içimdekileri birşeyle paylaşma isteğimi, nereye yönlendireceğimi bilemeyişim içimi eziyor. insan, doğa, sanal alem hepsini deniyorum, denedikçe aslında sadece bir kişiye ulaşabilmeyi umduğumu görüyorum. bunların hepsi geçici bir heves gibi geliyor. 'şovalye' 'prens' 'romeo' 'anakin' ve milyonlarca filmde geçen romantik aşık adamlar veya kadınlar. hepsi onların yalanları yüzünden oluyor. ben bana yetemiyorum. evet 'yalnızlık Allah'a mahsus'. kabullendikten sonra bunu neye nasıl ne kadar bağlanmalı? benliği ve getirdiği becilliği ile beraber insanlar ne kadar birbirlerinin? bu sahiplenme ihtiyacı ne zaman donar? tüm destanlar, hikayeler bu çabaya dayanmıyor mu? insanlar bu umuda takılmış değil mi?
ne çok soru soruyorum. insan ihtiyacını kısıtlamayı bilmeli evet, ama varolmadığını kabul etmeye çalışmamalı. uğraşıp devamlı başaramadığım bu. hormonlarım var benim, ve olabilecek en üst düzeyde çalışmaya devam ediyorlar; doğam bu; ben buyum.
seviyorum mesela şimdi; söylemicem yüzüne karşı, çapraz yataklarda uyuyabilmek yeterli bana şu sıra. yetmese de kısıtlamayı bileceğim.. bazen teraziler işe yarar; evetleri hayırları ayrı taraflara koyduğum da şu anda hayırlar ağır geliyor bana. bence. doğamı engelleyemem, seviyorum. yokmuş gibi yapamam.
paylaşmayı istediğim bu duyguları, paylaşmak istemiyorum aslında diyip söküp atamıyorum benliğimden de işte. paylaşma isteğimi yok edemiyorum. kısıtlıyorum; sanallık en yakın arkadaşım şimdi. belki sonra daha fazlası...
insan başka bir insanın dudaklarının arasından çıkacak iki kelimeyle ne kadar da mutlu olabilir. bu işte, bence bu; mucizevi...
Salı, Şubat 09, 2010
If you need a confidence boost try this one. Simply apply some white face powder and a soulful yet wounded gaze. Mention that you have been alive for a hundred years and that the moment you saw her, you knew she was the one you had waited an eternity for. Refuse to eat or drink anything in her presence and rattle off some sob stories about how much it rains in your small Washington town.
Salı, Şubat 02, 2010
içimde bir istek var,
keşfetme isteği...
okuduklarımı anlamak istiyorum artık, tek bir kelime için bile sözlüğe bakmadan,
anlatmak istediklerimi kelime cambazlığı yapmadan anlatmak istiyorum artık.
bu klavyeye her baktığımda, içimden geldiğince yazabilmek istiyorum; içimde gerçekten yazma isteğim bile var.
ama işte bir engel koyuyorum devamlı önüme; mesela bir makale okuyacaksam sözlük açılmalı hemen karşımda. bir kitap okuyacaksam; belli bir zaman ayırmalı, kendimi aşmış olmalıyım. zorlaştırmalıyım herşeyi biraz daha, kısacası. sonra bunları buraya yazdığım için bile suçluluk duymalıyım falan. niye? ben şehir insanı oldum çünkü; teknoloji, zamansızlık, yetiştirmek, güzel olmaya çalışmak, ihtiyacım olmayan kıyafetler alarak kendimi memnun hatta mutlu etmeye çalışmak, zayıf olmayı amaçlamak... çiçeklerim soğuktan donup ölürken; saçlarımı siyaha boyadım ben...
kafamın içinde olmak istemiyorum artık, kaçabileceğim yer hayal dünyam sadece. oysa o bile teknolojinin elinde esir gibi. star wars, true blood, constantine vs vs.
ya da generation kill, the wire, yazıtura vs vs.
bir de tabii, romantikler var. olmayan aşk hayatıma biraz daha abanmam için. geçenlerde hiç unutmuyorum, hayali bir sevgilim bile oldu. unutamıyorum, o bile beni terk etti, çünkü.
Biliyorum uykumdan uyanmak için daha çok kahve içmeli daha çok düşünmeli, daha çok spor yapmalı, daha çok okumalıyım... biliyorum yapıyorum çoğu zamanda; ama işte bazen ne oluyorsa oluyor; artık adına premensturasyon mu dersin, hormon mu dersin, demetselleşmek mi dersin ne dersen de banane; yoruluyorum. daha 24 yaşımdayım ama yorgunum. yetişmeye çalışmaktan, istediklerimi ertelemekten ve daima gerçekçi olmaktan. al işte ilk reddinide aldın bugün. ne sanıyorsam; havada kapıcaklar sanki beni. daha bunun tofılı var, gresi var, personal statemıntı var; var oğlu var. ve inanır mısın düşünürken bile yoruluyorum. yapmak istemiyorum ama gitmekte istiyorum. neden tanrım neden içimde devamlı savaşan iki bilge var. iyi ve kötü demiş insan oğlu buna yıllarca. evet evet her izlediğim filmde de dendiği kafama kakıldığı gibi. tesadüfler olağandır, onları mucizevi kılan seçimlerimizdir. vay be film cümlesi gibi oldu...
Seçimlerim daima doğru tarafta olmuştu mesela lisedeyken. her akşam kendimle savaşırdım; ya dersleri tekrar edicektim ya da oturup televizyon izlicektim. belki tanrının da yardımıyla o zamanlar cnbc-e de bu kadar dizi olmadığından hep ilkini yapardım. sınav zamanı her şeyim tamam olurdu, başarırdım her istediğimi. oo süper demet!! evden çıkmazdım, çıksam 5'te dönerdim. mutsuzdum... ergendim tabii.
şimdi ne yapıyorum? iş ve ev. dışarı çıkmıyorum; çıksam sıkılıyorum. istediklerimi belki cnbc-e yüzünden belki içimdeki bu 'birşey yapmak istemiyorum' tembel tenekesi yüzünden yapmıyorum. tembel bilge her seferinde kandırıyor beni. ağzı çok iyi laf yapıyor şerefsizin.
ve iç saatim devam ediyor döngüye; yapmadığım için kızıyorum kendime, kendime kızdıkça dağılıyorum, dağıldıkça kafayı dağıtmak istiyorum, kafamı dağıtıp zaman öldürdükçe, suçluluk duyuyorum.. en başa çoktan döndüm bak. içimdeki bu devamlı suçluluk hissi bundan dolayı işte. süper demet olamamaktan, olup olup öldürüyorum kendimi oysa; devamlı daha fazlasını istiyorum. isteklerim bitemiyor. bi memnun olamıyorum. niye? çünkü 'iyi' 'çalışkan' olmanın sınırı yok. oysa 'kötüyü' seçmek tembelliği seçmek çok çok kolay... ah birde vicdan azabı olmasa...
söyle bana demet; içindeki bir milyonuncu ses bile yapma derken sen neden hala böyle takılmaya devam ediyorsun? istediğin bu değil biliyorum. bal gibi biliyorum, adım gibi biliyorum. en başından beri hayatının; bir şeyler yapmak istiyorsun, çalışmak, üretmek, bir kitabı yutarcasına sömürmek, bilim insanı olabilmek, tanrım gerçekten kendi kendimi tatmin edebilmek istiyorum: bilgiyle-hayalgücüyle-yetenekle-çalışmakla-içki içmekle-film izlemekle...
vicdan azabından kıvranmadan, çalışmaktan geberecek hale gelmeden...
içimdeki bu meydan savaşı daraltıyor beni. haaalaaa daraltıyor...
2.ii.2010
Pazar, Ocak 31, 2010
Kitle İmha
İster uzun menzilli bir silah ya da bir intihar bombacısı
Hasta kafalar kitle imha silahıdır.
İster Sun’da göreyim ya da BBC1’de
Yanlış bilgilendirme kitle imha silahıdır.
Bir beyaz da olabilirsin, fakir bir asyalı da
Irkçılık kitle imha silahıdır.
İster enflasyon ya da küreselleşme
Korku kitle imha silahıdır.
Babam odama geldi, elinde şapkası,
Gideceğini biliyordum.
Yatağıma oturdu ve bana bazı gerçekleri anlattı.
“Evlat, beni çağıran bir görevim var
Sen ve kız kardeşin cesur olun, benim küçük askerlerim
Ve sana anlattıklarımı unutma
Artık evin reisi sensin, bunu aklından çıkartma
Her sabah uyandığında annene bir öpücük ver”
Annemi gör kaplarından öperek uyandığım sabah
Vedalaşmak zorunda kaldım
Yalnızca bir çocuk olmama rağmen,
Kimi gerçekler aşikârdır.
Annem zorla kucakladı beni
sanki altındanmışım gibi
Ama annemin hikâyeleri anlatılmadan saklı kaldı.
“Anne her şey çok güzel olacak ” dedim,
“Bu akşam babam eve geldiğinde!”
İster Halliburton ya da Enron ya da bir başkası olsun
Açgözlülük kitle imha silahıdır.
Gelen şeylere karşı cesur olmalıyız.
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Benim hikâyem burada bitiyor, açık olalım
Bu senaryo her yerde oluyor.
Ve hiç kimse nirvanaya ulaşamıyor veya daha ötesine
Öncekinden çok daha dramatik bir şekilde,
Buraya geri döneceksin, karmana, gerçekten.
Yüzlerce yıldır birisinin
Bizi özgürleştirmesini beklemiyor muyuz?
Daha sonra da uzaklardaki insanların
Bizim gibi acı çekmesini görmezden geliyoruz.
Kötü liderlik ve ego başıboş ve serbest
Ki onlar insanlara örnek olmalılar.
İyi insanların ibadet Tanrı’dan her şeyi
Düzeltmesini beklemelerine ihtiyacım yok!
Sadece şu an var, bir şey yap.
Çünkü babanın bu gece gitmesini istemiyorum.
İster uzun menzilli bir silah ya da bir intihar bombacısı
Hasta kafalar kitle imha silahıdır.
İster Sun’da göreyim ya da BBC1’de
Yanlış bilgilendirme kitle imha silahıdır.
Bir beyaz da olabilirsin, fakir bir asyalı da
Irkçılık kitle imha silahıdır.
İster enflasyon ya da küreselleşme
Korku kitle imha silahıdır.
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Çarşamba, Ocak 27, 2010
Pazar, Kasım 22, 2009
mış gibi.
devam eden hayatının akışını etkileyecekmiş gibide davranabilirsin.
uyku düzeninle oynayıp, yemek yeme alışkanlığını darmadağın edebilirsin.
kendini önemli bir 'şey' miş gibi kandırıp, çalışmaya, düzelmeye çalışabilirsin.
but you know what?!
life is too short.
kendimi hayallerimde dev adamlara çevirebilirim, bir aktrist olabilirim, kim bilir bir süperkahraman bile olabilirim. ama hiç kendim olamam. olmam. olabilen insanlara gıpta ederim. içimde bölünmüş binlerce karakterle, duygu kırıntılarıyla nereye ne olabilirim diyorum, evet devamlı aşağılıyorum kendimi. eee? ne geçiyor elime. hala oturup şu lanet bilgisayarın başına, yararlı bir şeyler yapamıyorum. tüm gün yatakta kalmak istiyorum, hayallerimde yaşamak istiyorum. gittikçe bir histeriye dönüşüyor bu yaşam. nerde yanlış yapıyorum diyorum. hayal kurmam mı, onlara inanmam mı, kendi hayatımı artık anımsayamamam mı problem?
ertele. hayatı, hayalleri ertele. yarına. ertesi aya. ne fark eder; hiç birini yapmak istemiyorsun. hahaha, ne yapmak istediğini bile bilmiyorsun. yalnızken, bunları düşündüğünde, karamsarlığın dumanlandırdığında kafanı, devamlı sigara içmek istediğinde ya da kafanı yastığa her koyduğunda çözümsüzlüğünü görüyorsun durumunun. ve böyle olmak sanırım hoşuna gidiyor. herkes gibi değilsin. siktir. herkes kadarsın. ama içinde umutsuzluğu büyütebiliyorsun. yaptığın hiç bir şey yok bebeğim. eskiden vardı, eskiden ne joss, ne alan vardı; bunlar umrunda bile değildi. gerçekliğin sokaktaydı, kraldın kraliçeydin ama gerçekten hissederdin. şimdi hepsi beynindeler, beynin dağılmış, sulanmış. kahveyle uyanan, uyuşuk, tembel. nerede sosyalliğim? nerede kahrolası başarılarım? yalnızlığa hangisi çare? ve biliyorum hiçbir şey çaresi olmayacak. kabullenmem gerek. aşık olamıcam bir daha, izin vermeyeceğim kendime. kimseye güvenmeyeceğim, mr töre'nin miss versiyonu olacağım. yalnız, mutsuz, asabi. neden? uyduruk geleceğimde neden hep aynı histeri var?
beyaz giyinmiş kadınlar gördüm rüyamda, bembeyaz ciltleri vardı. kırmızı dudakları simsiyah bıyıklarını saklayamıyordu. neden düşlerim bile çarpık? düşlerim bile huzursuz? hayır hayır yanlış anlatmıyorum, kendimle uğraşmıyorum. beynimi kusuyorum. hahahaha kusma kelimesine bayılıyorum.
bilinç akışı gibi. kıçından bakınca olaylara herşey çok daha havalı oluyor. herkes yanlış, herşey seninle alakalı.
bir balık var zihnimde. kahvemin kısmetinde.
-değiştirebilir misin? beni? hayatı? duygularımı?
-hayır. sen kendin yapmalısın.
-yapabilsem, yardım isteyecek kadar alçalmazdım.
-yardım istemek alçalmak mı sence?
-seninleyken; evet.
-ne demek şimdi bu?
-yarın hepsini kafama atacaksın, aldıklarımı, söylediklerini. biliyorum
-ne? nasıl? ne diyorsun sen? biz seninle ilk defa karşılaşıyoruz burada, adını bile bilmiyorum.
-hep aynı numara
-anlamıyorum
-anlayacaksın, senide haplarımla uyuttuğumda, bir önemin kalmayacak aslında
-hani şu yeşil küçük olanlar mı?
-evet, orman kadar yeşiller, kusmuk kadar gerçek.
-öldür beni o zaman. hemen şimdi.
-öldüremem, seninle işim bitmedi.
-ne var başka? bize yazdığın roller neler?
-bilmiyorum, oynamak; seninle ve gerçekliğinle oynamak, hoşuma gidiyor sadece.
-gerçeklik, oynanması tehlikeli birşeydir oysa. benide kendinide yokedebilirsin. bilirsin herkes bazen ipin ucunu kaçırır. sen bile. istersen ipin ucunu kaçırabilirsin. bir bakarsın, asıl istediğin ipsiz bir hayat.
-deneyemem bile.
-neden?
-yalnızım dedim ya.
-güven gerekmez ipler için, geri almayacaksın ki onları bırakacaksın sadece...garantici olma bu kadar
-garantör istiyorum, dna'm da var. bıraır gidersem, son kez kendimede sırt çeviririm gibi geliyor.
-mış gibi yani.
-ipler geriyor beni. oysa. keşke...
-yapabilirsin ve bunlar için bana gerek yok, arkadaşınmış gibi yapabilirim durmadan, ama değilim, yeni tanıştık seninle ve açıkcası seni sevmedim. bu kadar depresan, anti kahraman.
-sevmeni ummuştum oysa.benim olabilirdin. belki sonunda ben olabilirdin. yeni bazen iyidir.
-yeni her zaman iyidir.
-ben olsana biraz, ipsiz bir hayat versene bana.
-hayır, sorumluluk istemem. ipsizim diyorum sana, senin kukla oynatıcın hiç olamam.
-tamam
-umutsuzlanma
-tamam
-öldürsene beni
-yeşil mi olsun, mavi mi?
-yeşil iyidir, boğulmak istemem.
-tamam, elveda; ipsiz arkadaş
-elveda.
Pazartesi, Ekim 12, 2009
içimden içimi çeken ve dağlayan bir karanlık var.
sürükleniyorum içine. bir önce yazdıklarımı okuyunca; başa döndüğümü anlayıverdim.
arkadaşlar, iş, aile boğuyor beni burda artık.
ben neden böyle oldum? nerde hissetmeyi bıraktım? nerde yaşamaktan vazgeçtim onu anlayamıyorum.
devamlı daha önemli mevzular dinlemekten sıkıldım, 'önemli' biri olma dürtüsü değil bu ne yazıkki arkadaş olma ihtiyacı. her şeyi yanlış yapan 'ben'! gerçekten çok sıkıldım insanlardan; ciddiyim. devamlı kendini düşünüyorsun demek istiyorum artık. bende ne yazıkki kendimi. bu yüzden anlaşamıyoruz, derdin ne?
zor bir hafta geçirdim ve tek istedğim dinlenmek, yeni haftaya hazırlanmaktı. içmek, sıçmak, eleştirilmek değil. ben ruhen çökmüş durumdayım, parasal durumun zerrece umrumda değil ve eğer benim durumumda senin umrunda değilse çok afedersin de neyi tartışıyoruz? yardım edebildiğimce yardım ediyorum ben bu kadar ama başka bir şey yapamam ben sana. yapmam. içimdeyim devamlı, yanlış mıyım diye tartar oldum her paragrafımı; yanınızdayken ben özgür değilim artık. ciddiyetsiz alınganlıklarım artık gerçek. üzgünüm. yanımda istemiyorum artık sizi. hiçbir şeyim oldunuz artık. hiç olmadığınız kadar anlamsızsınız. siz prensens hazretleri ve bilge kadın. içimden çıkılmayan durumları ben kendim yaratıyorum; sizin sözlerinizi umursuyorum, banane demeliyim oysa. asıl ben buydu ve böyle olacak. yardımlara ihtiyacım var evet, ama artık istemiyorum da.
kendimi nasıl öldüreceğimi düşünürken, buldum kendimi. aynaya bakıp bir tokat attım kendime. ağız dolusu güldüm akabinde. saçmalama dedim. yaşamayı sevmiyorum ve burda özgür değilim dedim. sonra düzelttim kendimi, burda özgür olmadığımdan sevmiyorum yaşamayı. hah! burda da kapattım kafeslere kendimi. neyim var? ne zaman yaşamayı bıraktım ben?? hiç mi yaşamadım anlamıyorum yahu. hissettiklerim ne zaman önemsiz oldu? ne zamandır sadece karanlığı görüyorum ben? işleri, yapamadıklarımı nikeyim. nedir abi sorun? nedir? değer yargılarım mı? değersizlikler mi? hepsinin anlamsızlığı mı? çiftlikte gibiyim? 4 tarafı laflarla çevrili çiftlik. bilim çiftliği. laf bilimi.
beynimin böyle çalışması normal mi? normallik umrumda mı? karmakarışığım. düzelemiyorum! eskiden açardım bir kitap, tüm dünyadan uzaklaşırdım, çalışır öğrenirdim. hayal kurar, hedeflerdim! uğraşırdım. yapardım! nedir mevzu? neyi yapamadım ki istediğim? neyi? nedir bu güvensizlik duvarım??? başardıklarımı mı gözüme sokmalıyım devamlı? bir savaşçı mıyım ki gaza gelmeliyim devamlı? içim taşıyor, evet bazen içimden bir sürü şey yapmak geliyor. devamlı olmuyor bu biliyorum. olmasında zaten o kadar enerjim yok. inancımın arkasından atlıyorum şimdi, inanıyorum kendime. hedefe giden yolda yapacaklarım beni zorlamamalı. zor evet istediğim, gene gidebilmek istiyorum. gitmek! kimsenin yanında, kimse olabilmek. insan hayatın kaç defa yapılabilir bu? istersen milyonlarca defa!! ben 2.yi yapmak istiyorum artık. başka biri olmak istiyorum artık. hedefim bu! bulmuştum çoktandır bunu. derdim ne ayol. zor evet. buraya gelmek kadar zor, burda kalabilmek kadar zor. ama yapacağım. yapmak zorundayım! ve yapacağım!
bu kadar şeyi yazıp sonra okumaya çalışmak ne zor. gereksiz bir sürü teferruat.
zor bir hafta geçirdim, istediğim insanlardan istediğim duyguları alamadım. bu kadar işte sonuç basit. her gün yaşadığım iç sıkıntısı taştıkça anlatmak ihtiyacı, birilerine anlatmak ihtiyacı. o kadar boş ki. tanrım, o kadar anlmasız ki! rutinlerim var, hissetmeden geçiştirmek istiyorum. ama sonuç hissizleşmeyle sonuçlanıyor. o zaman yapmayacağım. anlatacağım, anlatmayacağım bu değil sorun. onlara anlatmayacağım. hayatımın yalanını onlara da satacağım. gerçeklik sadece benim için! o gerçeklikte benim. bırak 'miserable' hayatını senden başkası bilmesin, bilmesin işte. paylaşmak değil çünkü senin yaptığın, kendini acındırmak, aynı annen gibisin. sonra birden asabiyetinle-çünkü onlar seni dinlemiyorlar- baban oluyorsun. evreka! genetik doğruymuş!!! silkin demet! senin paylaşımların yalan zaten. onlarınki kadar sahte.
arkanı dön ve yürümeye devam et. hep yaptığın gibi. Onun yapması kadar doğal bu. hayatına devam et. move on.
Cumartesi, Eylül 12, 2009
Herkes hayatında önemli biri olmak, önemli bir şeyler yapmak ister. Ben de farklı değilim. Dünyayı kurtarmak istiyorum devamlı, mesela. Neyden kurtardığım çok önemli değil. Savaşılabilecek bir düşman yaratmak gerek sadece. Savaş çünkü, yaşama değer katıyor, hayata anlam veriyor, en azından benim genlerimde hep böyle yazıyor. sanıyordum! Şimdi dibe vurmuşken anlıyorum ki, barışı özlüyorum. İç huzurumu, kendime yaptıklarımı, affetmek, yapacaklarımı engellemek istiyorum. Karamsarlığı çağırıp, etrafımı sarmasını istemek, mutsuzluktan güç alarak, yıpranarak, tatmin olmak. Bunun sadece benim başıma geldiğini sanarak, 'önemli kişi olmaya çalışmak', umutsuzluk içinde yapabileceklerimi görmezden gelip, yapamadıklarımdan bahsederek devamlı bir aşağılama yorgunluğu içinde gözlerimi her yeni güne 'daha ne kadarını kaldırabilirim?' diye sorarak açmak. Sıkıntımın nedeni bu, sevgili iç ses. Sandığımdan daha dayanıklıyım. Bir çılgınlık anı geçireceğimi bile bile kendimi telkin edebilme yetisine sahibim. durup dururken ölümü düşündüğümde aklıma hayatı getirebiliyorum hala. Ayrıca hala delirmedim. Kendime zarar vermeyi minimumda sürdürüyorum. Ama en dipte olduğumu gördüğümde ilk defa dehşete kapılıp, olmadık yollar bulmaya çalışmadım. Sanırım yaşımın getirdiği alışkanlıkla, olduğu gibi, sanki Trans halinde, gördüm gerçekliği. Ben buyum işte dedim. Karanlıktan besleniyorum. Çalışmamak için bahaneler bulan birine dönüşüyorum; zor geliyor kabullenmek, o yüzden bahaneler üretiyorum. Şimdi bahanelerde anlamsız geldiğinden sıkılıyorum. Kendi gerçekliğimden, varoluşumdan sıkılıyorum. bunalıyorum. O kadar sakindim ki, sevgili iç ses, orda olup suratıma bakmanı isterdim. Gurur değil bu, yemin ederim, beyaz bir güvercinin uçuşundaki gibiydi herşey, kısa, ahenksiz, beyaz. Barışmak istedim kendi ahenksizliğimle... Gerçeği kendi aynalarımda çarpıtmadan, doğal yalanlara başvurmadan-çünkü artık alışkanlığım oldular- görmek istedim, barışmak için çünkü, tarafların birbirlerini dinlemesi gerekir. Kendime dinlettim kendimi. Aç artık gerçekliğini, dedim. Sonunda gördüğümden utanmadım, süprizle karşılaşmadım, afallamadım. Boşluğun derinliğinden dehşete bile kapılmadım. Hayallerin süslülüğü gibi boğmadı beni 'gerçek' durum.
Tembellik, isteksizlik ve anlamsızlık vardı karşımda. Karşılık alamayan, başkaları tarafından takdir edilmeyen küçük hanımın asabiyeti vardı, ve bu bir öfkeye dönüşmeye meyilli çıraydı içimde. Tembellik sarmıştı dörtbir yanımı, çünkü kolaydı, hazırdı, çabasızdı. Kabullenmek zordu sadece, kabullenip içine sürüklendiğinde; çıkamazdın içinden. Bunu bildiğim, tecrübeyle tasdikleğim için kendimden korkar olmuştum. Korkum aynalarda kendimden tiskinmeye kadar çarpıtılmıştı. Görebilidiğim fiziki durumumum günden güne genişlediği, bunun iğrençliği, güzelliğin kusursuz 'zayıflığı', asaletiydi. Bu kadar klişeyle yaşamak aynı zamanda zor geldiğinden 3. benliğim bunuda çarpıtıyordu, ve gerçekten çok çok uzakta, korkularımın kamuflajının kamuflajında 'sevgisizlik', 'erkek figürlerimin yalpalanması' gibi daha uç durumlar beliriyordu karşımda. İşte bu noktadan sonra saçmalayan beynime indirmeye çalıştığım her tokat, yalnızca gerçeğin daha da derinlere inmesine sebep oluyordu. Sonuçta iç bünyem hedefine ulaşıyor, çözümsüz problemler yumağından biraz gizemli, biraz asabi, biraz mazoşist, biraz kendine aşırı güvenli benliği ortaya çıkarıyordu. bu etiketlenip ben oluyordum. ve aslında varolmayan ben bu etiket altında yaşayageldiğimden ötürü yıpranıyor, yaşamak zorunda olduğum bu durumdan zevkle etrafıma ve kendime dehşet saçıyordum.
Tembellikte, isteksizliğin kardeşi gibidir aslında sadece yapabileceğini bilirsin ama yapmazsın. Tembellikte yapabileceğini bile düşünmezsin, varetmezsin durumu. Daha kolaydır, Tembelcedir. İsteksizliğin dibinde kanımca 'başarısız olma' korkusu vardır. Başarısızlık o kadar korkutur ki adamı, yapmaktan vazgeçersin, istemezsin bile artık. Bu korkum, Benim kendime güvesizliğim; Parçalanmış karakterimin her an yıkılabilirliğinin yüzdesiydi. Ben olmayan 'ben' nin içinde o kadar yabacıyım ki kendime neye nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum, bilmediğimden darbelerin nerden gelebileceğini, nasıl korunabileceğimi bilmiyorum. Yolunu bilmeyen bir çoban gibiyim. Sorumluluğum benliği bir arada tutmak, ama Hangi yönden, Nasıl bir kurt çıkabilir bilmiyorum. Bu sıkışmışlık aynı zamanda sıkıntıya, 'kendimi tanımıyorum' sorunsalına, etrafındakilere güvensizliğe, Devamlı kendinden bahsetmeye, İnsanların seni küçümsemelerine katlanamamaya, Düşüncelerine önem verilmesini şiddetle istemeye, Düşünceler ile karakterin aynı şey olduğu yanılgısına düşmeye, Her yorumun saldırı, her eleştirinin nefret haykırışı olduğu yanlışlığının sürüp gitmesine sebep oluyor. Kısacası, isteksizliğin bu taraflı 'eksik görüşlülüğü' anlamsızlığı sürüklüyor, peşi sıra. Sonra Ölüm duygusu ve çemberin başını işaret eden o 'karamsarlık' ile son buluyor.
Oysa, en baştan beri tek gerçeklik korkular. Onlarla yüzleşmek veya yüzleşmemek önemli değil. Sadece kabullenmek gerek. ben korkuyorum tembel olmaktan, (nedeni ne olursa olsun önemli değil), başarısız olmaktan ödüm kopuyor. Yanlış işte çalışıp, kendimi aşağılıyor olmaktan korkuyorum, dünyaya yararsız bir asalak olmaktan, karanlıktan korkuyorum. Devamlı kendimden korkuyorum ben, gerçek beliğimin kırılgan olma ihtimalinden, kendime güvensiz olma ihtimalinden, aptal olma ihtimalimden, sevgisizlikten, kullanıyor olma ihtimalimden, yalnızlıktan korkuyorum ben, evet devasa korkularım var benim ama kader cesaretsiz olana ödüller vermiyor. Aşmam lazım artık bunları. Benliğimi her keşfe çıktığımda, beklentisiz olduğum gibi kabullenmeliyim kendimi, Çünkü birbaşkası asla yapmayacak bunu bana. Ben de zaten yapmıyorum bunu başkasına. Bunu başkalarından bekleyerek, devamlı hayalkırıklığına uğramamın saçmalığını görüyor olmak ne tuhaf. Kendime ders verir gibi bitirmek istemiyorum bu paragrafımı. Gördüğümü anlatmak istedim sadece. kusmak, atmak, anlamsızlaştırmak istemiyorum bu tecrübemi. Dipteyken gördüklerimi yazmak istedim sadece. Unutmamak için, içselleştirebilmek için, kabullenebilmek, barışabilmek için kendimle oturdum yazdım bunu.
Kendime, küçük bir hediye.
Kelimelerim, geri geldiler.
Yazmayı beceremediği düşünürdüm hep ben, -yine başkalarının düşüncelerini içselleştirmem meselesi- ama şimdi oluyor gibi geliyor bana. Yazmak, yazabileceğimi kanıtlar gibi duruyor ya karşımda, büyütmeye gerek yok artık. benim için yeterli bu. Şimdilik.