Salı, Temmuz 27, 2010
Karşındakini dinlemeden devamlı konuşmak kadar yıkıcıydı sanki.
Yatak toplarken belini incitmek kadar can sıkıcı mıydı
yoksa denizde ayağına kramp girmesi kadar can yakıcı mıydı; tam olarak bilemiyorum.
Deniz yatağında sıcağın alnında saatlerce kalmış kadar kızarmış mıydı tenim sezemiyorum.
Yeni ayakkabının ayağını vurması sonucu ayakkabıyı giymekten mutsuz bir kadın gibiydim.
Seni her öptüğümde duyduğum boşluğun yankısı;
çok uzaklarda yağmurun yağması kadar doğal geliyordu bana.
Henüz delirmedim, henüz bir şey hissetmedim
herşeyin 'seninle' alakalı olmasına daha içerlemedin(m);
kaderime dil döküyorum ben şimdi.
Her sene; koca bir populasyondan seçtiğim 'tuhaf insan' yüzdesinin büyüklüğünü, standart sapmasını ve varyansını hesaplıyorum.
Evet; gerçekten dehşete kapılıyorum.
Farklı zihin akışı yolunu takip etmekten, bunlara uymaktan, uydurmaktan, sıkılmaktan, daralmaktan dolayı geçici olarak kapattığım kendimi.
Düşünmeyeceğim, yorulmayacağım.
Seni dinlemek Allahın emride beni dinlemen bir lütufmuş sanki bebek; Bir 'y' kromozomunun bu kadar fark yarattığını bilemezdim. Bilemedim; ''Beğenmek'' sadece sevişmekmiş, aşk zaten hiç olmamış, sevgi: Herkesin sevgilisi. Bencillik ne menem bir şeymiş arkadaş. Kapitalizm; emperyalizm, kanımıza işlemiş. hep bir hakimiyet hep bir istek hep bir ben ben ben hep bir para para para.
His yoksa... dedi iso; his yoksa çabada yoktur diye tamamladı. zaten erkekler çabalamaz dedi. hislerinin peşinden giderler diye tamamladı sözlerini.
Aydınlık geldi dedikleri. Bu kadar ne için kasıyorum diye sordum; sesli düşünmüşüm. Bende anlamadım dedi iso.
Haklıydı.
His yoksa..
Çarşamba, Haziran 30, 2010
İstersin hep hep hep daha fazlasını; denersin
Şu anda mesela; karnının ağrısı geçsin; şu makaleler beynime girsin, şu okuldan kurtulayım dersin.
Peki sorarım sana; Bunlar için ne yapmaktasın??
En kolayı Hap yutarsın, eve gider dinlenirsin vs. vs.
Sen burda oturup; burdaymış gibi görünmeyi tercih ediyorsun.
Makale düzenliyor ama onları okumuyorsun, okullar beğeniyor ama yazmıyorsun..
Senin gibilere tembel deniyor kardeşim; Tembel.
Yat ve bir daha kalkma bence; uyu uyuyabildiğin kadar; hayal kur kurabildiğin kadar.
Yanından yamacından insanlar geçsin, sevsinler seni; sonra bozuluversin her şey sen daha bir şey anlamadan.
Anlayışlısın; çünkü anlamak için; kızmak için; biraz olsun enerji gerekli.
Arkana dönüp baktığında; hayallerden başka bir şey olmadığını gördüğünde
umarım kardeşim
umarım
Çok geç olmaz.
Yapmak istediklerini gerçekten istiyor musun?
bunları gerçekleştirmek için gerçekten bir şeyler yapıyor musun??
lütfen ama lütfen kandırma beni;
beni bari kandırmaya çalışma.
çaba of o mühim çaba
bende eksik artık.
gereksiz insan ilişkileri için harcıyorum o çabaları
ev toparlamak için harcıyorum enerjimi.
bencilliklerle yoğuruyorum kalbimi.
kırıldım gene işte; paramparça oldum ve inat yapıyorum.
aramıcam!
aramıcam!
gereksiz bir çaba gene işte sahalarda.
bunun yerine 2 kelam öğrensem keşke.
2 yeni gelişme kapsam makalelerden
kendimi ingilizce kurslarına piano kurslarına versem.
ama olmaz
o zaman
mutsuz olabilirim.
beceremeyebilirim en basitinden.
beceremeyince ne olur???
hayalkırıklığı!
gel hayatımın yarısına bak; ne göreceğini çok iyi biliyorsun. Reklamsız dünyanda hayalden ve hayalkırıklığından bol başka bir şey bulamayacaksın. bunlardan kaçma yolun korkaklık bebek! korkak, ürkek ve tembelsin.
bulaşıcı bir hastalık gibi. eskiden yapmadığım ve asla yapmam dediğim her şey bulaşıyor şu sıralar üstüme.
boşta; boşluktayım.
Aramıcam.
bir de onunla uğraşmıcam.
Daima yaptığım gibi günün geri kalanını planlıcam az sonra.
1- Tv seyret
2- Abur cubur ye
3- Tv'den sıkıl Film izle
4- Kitap okumaya çalış, yapama
5- Sakal'a gidip bira iç
6- Muhabbet et
7- Uyu
bu sanırım; gayet açık bir ölüm fermanı kardeşim.
Aynı şeyleri döndür döndür yaşa halindesin
ve üzgünüm kendin için aslında hiçbir şey yapmıyorsun.
her şeyi obur ve şımarık çocuklar gibi başlayıp başlayıp yarım bırakıyorsun.
kendinden hala nefret ediyorsun
bilimadamı olamayacak kadar unutkan ve dikkatsizsin
daha sayamıcam kardeşim; karındeşenim.
silkenmen gerek demekten dilimde tüy bitti.
hareket yok artık sende.
içindeki o tel kopuvermiş.
üstüne geldikçe ağlama eylemini bile gerçekleştiremiyorsun.
Tüm bu yazmak istediklerime dönüp dönüp bakıyorum. Dişi olmanın; 2 huyluluk olduğunu hatırlıyorum. Kendimi kötü hissettirmenin ne işe yaradığını bilmesem de yüzüme bunları açık açık söyleyince; progesteron hormon seviyemde sanırım ufak çaplı bir oynama oluyor... Ağlıyorum. Düşün bir kere ağlamak için her ay yoğun bir aşağılama gerçekleştiriyorum kendime. Arada başka insanların sözlerini, hareketlerini de ekliyorum buna. bu sayede daha inandırıcı oluyor çünkü. Sonuçta kendime inanmıyorum. Bu ruh halini bir kere olsun yaşayan çoğu insan kısa süreli haplar kullanıyordur sanırım. yani bence. Bu kadar kötü görmek kendini beceri isteyen bir şey sonuçta, ki daha dış görünüşümle ilgili fikirlerime hiç girmedim...
Progesteronun vücudumun kimyasındaki etkilerini bilmekle beraber; beynimde yarattığı hasarı henüz anlamış değilim.
Salı, Haziran 22, 2010
beynimi duygularımdan ayırdığımdan beri; tez yazıyorum, tez sunuyorum; tezle yatıp kalkıyorum...
sakin, sessiz, tek düze yaşayıp gidiyorum işte.
üzmek ya da üzülmek istemiyorum.
süper kahraman olmak istemiyorum.
Sadece ufacık bir parçamın şu anda duyduğu merak; günümü güzelleştiriyor.
Heyecanımı içime gömdüm. fazla telaşlanmak istemiyorum; fazla bağlanmak istemiyorum.
Yanlışlar gözlüyorum devamlı; belki hayatıma girmiş tüm adamlar yüzündendir.
önceden mimliyorum, yargılıyorum, huzursuz ediyorum.
sade ve sessiz kalmak niye zor bu kadar. Geçmiş neden boğuyor seni? çok fazla hata yapıp çok fazla ödün verdiğinden. Sevgiye aç kurtlar gibi saldırınca; hem kendini hem karşındakini parçalıyorsun, karşındakini; sevdiğini öldürüyorsun. bağırsaklarını deşiyorsun, kalbini yiyorsun, akciğerler söküyorsun; sonrada kalkıp o iç organlarla oynuyorsun. ellerin kan revan içinde; gözlerinde bir umut; tutup sallıyorsun etrafa. Artık çok 'geç'ken, çabalamanın anlamsızlığı ısıtıyor kanını yavaş yavaş. Umut şizofreniye varıyor. Sonra karşındaki etler, kemikler, gözler, saçlar, kaslar, böbrekler, beyin ve kalp canlanıyor; yeniden bir bütün oluyorlar sanki. Hem çarpık, hep yalan.
Gerçeğin kusmuğu yüzüne çarptığında; dağılıveririsin. şimdiye kadar oynadığın hayatında baş kahraman bile değilmişsin der gizli gözler, o seni hiç sevmemiş der gizli kulaklar, seni kullanıyor der gizli bir dil. ister şeytan de onlara, ister iç bunaltın. Sonunda asıl onlar kahraman olurlar, baş aktörler, belirleyiciler.
Bu mu tüm yapabildiğin? hayaller kur; gerçekler yarat kendine. Sonra hayalkırıklıkları yaşa; ama suçlu ölü bir beden olsun. Silikliği ve kaybetmeyi; numaralar haline getir; Oyna insanlarla. adına sevgi de.
Açken daha iyi çalışıyor kafan. Televizyon izlemediğinde ya da. Filmlerle, hayallerle boğuşmadığında. Kriz anlarında hep yaptığın gibi sakin. İç dialoglarını yaz dur, durmaksızın yaz ki içinde kalmasınlar.
Yeni yeni insanlara yeni yeni değerler yükle, yükle ki; kırılmaya biraz daha dayanıklı hale gelebilesin. İçin kan ağlarken az biraz daha gülebilesin. Çünkü duygu göstergesi; su balesi.
nefes al; al enginlere. boğulma korkun olmasın. su yuttuğunda gülümse; gülümse ki, yaşamak için bir şansın olsun, Boğulduğunda bile gülümse; gülümse ki, alsın şanın yürüsün.
demet.
Cumartesi, Mart 06, 2010
içim içime sığmıyordu; ve beni kimse anlamıyordu.
sanki hiçbiri hayatında hiç aşık olmamış gibiydi...
Evet biliyorum, acayip abarıyorum böyle duygu fırtınalarında.
belki de gerçekten çok pis sıkıcıyım.
daima ilgi bekleyenim
farkındayın aslında.
bazen vazgeçiyorum işte mutsuzluğumdan
inişsiz çıkışlara kaptırıyorum kendimi.
kimseyi aldatmıyorum da.
düzeltip içimi yazasım geliyor, biri dan diye yüzüme 'sen de fazla mutlusun ki' dediğinde, diyebildiğin de.
Kalkıp düzelttim üstümü bugün.
horozlu şemsiyemle bir çingene kadar özgür dolaştım.
güneşte unutulur ya hani gazateler
sararırlar
çok hüzünlü gelir bana; bir şeyin olduğundan daha eski, daha yıpranmış görünmesi.
okuyorum okuyorum bitmiyor kitaplarım
ama ben hep, okuyabileceğimden daha çok kitabım olsun istiyorum.
bu hayatımdan sıkıldığımda yeni hayatlar başlatmak isiyorum.
bazen aşık, bazen mutlu kadın, bazen usanmış feminist, bazen güzelliğe saplantılı antifeminist, bazen iri, bazen süslü, bazen dejavu, herşey ama herşey olabilirim.
oluyorum da.
farkında olmadan bir bukalemun olabiliyorum.
çift cinsiyetli, ortama göre şerbetçi.
ah ah aşık olamamak en zoru
kendikendinle kalakalmak.
hem kimseye ihtiyacım yok, hem herkese ihtiyacım var.
istediğim zaman kalkmak istiyorum.
kalkıyorum artık.
mutsuzluk çeşmelerini söktürdüm parkımdan.
acı sularda yüzmek falan istemiyorum.
aşık kadını oynamak istiyorum gene
bu sefer daha iyi oynayacağım; Söz!
çarpıp geçen kelimeler gibi.
içimde çarpan
anılar var.
hepsini silmek
'take it easy' modunda takılmak.
gülümsemek
ve çevremdeki herkesi gülümsetmek
istemek?
saçmalıyor muyum?
imkansızı mı istiyorum??
Ulan Acaba?
gazeteler, onları balkonda bırakmamalıyım
yağmurda sararmıyor, kusmuk gibi oluyorlar.
kusmuk; en gerçekçi kelimem.
Hiçbir zaman
ya da herzaman
hazırlıksız olmak
kapatamamak tüm duvarları
kolaylıkta
yıkılmak
duyguların değişkenliğide buradan gelmiyor mu? Sanki?
yıkanmak için harcadığım zamanda
bir insan
kaç insanla sevişirdi acaba?
sen kaç insanla seviştin? ha? Acaba?
Gazeteler, eski gün haberleri.
haber yeni demek anlamınada geliyorsa şimdi ben anlatım bozukluğuda yapmış oluyorsam
sen beni
gene de
anlamazdın di mi?
ah ah hiç belli edemiyorum, bir kadın gibi bakamıyorum.
utanmışlığımdan mıdır ne, gözlerinin içine baktığımda bu dünyadan kopuveriyorum.
kahkaha atsana, sırf benim için, gene!
Hiç aşık olmamışlar gibi, hah,
hayatlarında hiç aşık birini görmemişler gibi, hah!
anlatmak istemiyorum size işte bir daha, alın size koca bir nah!
''dert dert dert, tasa tasa tasa, ah en büyük benim derdim,
en acıklı benim hayatım,
herkes bana borçlu, herkes beni çekmeli,
aslında isteyerek yapmıyorum, içim sıkılıyor, işler bitmiyor...''
kahverengi derili plastik oyuncak bebek;
kurmalı çalışıyor gibisin.
okuduğum kitaplar üslubumu değiştiriyor.
düşünce kalıplarım yavaştan değişiyor.
ve evet çok sıkıcıyım.
düzenli bir şekilde değişebiliyorum.
inişimi görecek kadar çok yaşamak istemiyorm,
bu çıkışın sonu son değil; bebek!
ha evet,
şikayet edesin gelmiş senin
oysa kimse kimseye borçlu değil,
televizyondaki yakışıklı aktör abi dedi bugün
evet şanslı doğdum da bundan kime ne? diye
haklı gibime geldi
haksız yere tepinmeyi, bunları hak ettim ulan demeyi bırakmak lazım gelir artık
şanslıydım yani de bundan kime ne?
şansız olmak ne zamandan beri bir erdem?
ne zamandan beridir?
fakirlik edebiyatı, acıların çocuğu bakışları?
kim öğretti bize bunları??
ve neden benimsedik bunları??
Şansım yüzünden ya da aldıklarım yüzünden utanmayı hangi şerefsiz belletti bana?
getirin onu;
hemen şimdi dikin önüme de 2 kunkfu numaramla ağzını burnunu kırayım onun!
radyo eksende cover çalıyorlar; bir şahane!
hep bildiğin şeyleri başka türlü görmek
hep dinlediklerini başka türlü dinlemek kadar
rahatsız edici ama bir o kadar da güzel başka ne var? ha?
söyle bana pilli oyuncak, hangi dağda öldürdüm ben şeytanlarımı?
hangisiydi, hangi kitaptı? hangi rüyamda?
silmek istiyorum
silip bitirmek istiyorum
sinirimi, mutsuzluğumu, 'erkek figürsüz büyümenin verdiği görgüsüzlüğümü'
silkindim, şimdi
silkindiğimde
benden havaya uçan
benden kopmuş
zerreciklerin
tekrar
bana geridönmelerini, tekrar içime işlemelerini
engellemem gerek;
kaçmalıyım.
korkma
kaçabilirsin.
d.
Pazar, Şubat 14, 2010
iyi-kötü
aşk-nefret
aşk-gurur
hayat-ölüm
jedi-sith
katil-polis
sanki biri dengeyi bozsa her şey parçalanacak gibi.
gerçekten bunların dışında bir şey yok mu?
hep farklı olmak pompalanıyor bünyeye. farklı ve anlamlı olmak...
hangimiziz bu? yani hangimiz böyle hissediyoruz? kaçımız?
işin komiği böyle olmadığımızdan daha mutsuz olmaya programlıyız da...
farklı, ucube, keşfedilmeyi bekleyen yetenek, dünyayı kurtaran kahraman, tuhaf ama zeki, çirkin ama çekici..
oysa o kadar amasız yaşıyoruz ki...
peh amma ahkam kestim akşam akşam.
ama fikrim gelirse eğer; bir gün oturup bunlardan arınmış bir şey hayal etmek istiyorum...
demet.
Cumartesi, Şubat 13, 2010
sildim tüm eksileri kafamdan;
eğlenicem herkese rağmen dedim_kafamdaki herkes_
tabii bazı insanların varolması, davranış biçimleride etkili oldu bunda. mutluydum.
içtim eğlendim mutlu oldum içimden dans etmek bile geldi yahu... ve utanmadım, engellemedim kendimi. öle yaşadım...
bilmiyorum belki sabahtan zelişle konuşmuş olmak etkili oldu. rahatladım; devamlı kötü biriyim lan ben baskım gücünü yitirdi, serbest kaldım. içimde şimdi belki birini sevmenin verdiği umutta var. onun beni sevmesini isteyebilmenin rahatlığı. kimseyi dinlemicem bu sefer galiba; belki ilahlaştırdığım biri daha olcak hayatımda ama ona söylemeyeceğim. ondan hoşlandığımı söylemeyeceğim. içimde dolup taşsın istiyorum bu duygu. umutlanayım istiyorum. biraz oynayayım istiyorum bu oyunda...
şimdi arkama yaslanmış bu yazılarında internet çöplüğünde nasıl kaybolucağını, aslında nasılda bir anlamı olmadığını düşünüyorum. içimdekileri birşeyle paylaşma isteğimi, nereye yönlendireceğimi bilemeyişim içimi eziyor. insan, doğa, sanal alem hepsini deniyorum, denedikçe aslında sadece bir kişiye ulaşabilmeyi umduğumu görüyorum. bunların hepsi geçici bir heves gibi geliyor. 'şovalye' 'prens' 'romeo' 'anakin' ve milyonlarca filmde geçen romantik aşık adamlar veya kadınlar. hepsi onların yalanları yüzünden oluyor. ben bana yetemiyorum. evet 'yalnızlık Allah'a mahsus'. kabullendikten sonra bunu neye nasıl ne kadar bağlanmalı? benliği ve getirdiği becilliği ile beraber insanlar ne kadar birbirlerinin? bu sahiplenme ihtiyacı ne zaman donar? tüm destanlar, hikayeler bu çabaya dayanmıyor mu? insanlar bu umuda takılmış değil mi?
ne çok soru soruyorum. insan ihtiyacını kısıtlamayı bilmeli evet, ama varolmadığını kabul etmeye çalışmamalı. uğraşıp devamlı başaramadığım bu. hormonlarım var benim, ve olabilecek en üst düzeyde çalışmaya devam ediyorlar; doğam bu; ben buyum.
seviyorum mesela şimdi; söylemicem yüzüne karşı, çapraz yataklarda uyuyabilmek yeterli bana şu sıra. yetmese de kısıtlamayı bileceğim.. bazen teraziler işe yarar; evetleri hayırları ayrı taraflara koyduğum da şu anda hayırlar ağır geliyor bana. bence. doğamı engelleyemem, seviyorum. yokmuş gibi yapamam.
paylaşmayı istediğim bu duyguları, paylaşmak istemiyorum aslında diyip söküp atamıyorum benliğimden de işte. paylaşma isteğimi yok edemiyorum. kısıtlıyorum; sanallık en yakın arkadaşım şimdi. belki sonra daha fazlası...
insan başka bir insanın dudaklarının arasından çıkacak iki kelimeyle ne kadar da mutlu olabilir. bu işte, bence bu; mucizevi...
Salı, Şubat 09, 2010
If you need a confidence boost try this one. Simply apply some white face powder and a soulful yet wounded gaze. Mention that you have been alive for a hundred years and that the moment you saw her, you knew she was the one you had waited an eternity for. Refuse to eat or drink anything in her presence and rattle off some sob stories about how much it rains in your small Washington town.
Salı, Şubat 02, 2010
içimde bir istek var,
keşfetme isteği...
okuduklarımı anlamak istiyorum artık, tek bir kelime için bile sözlüğe bakmadan,
anlatmak istediklerimi kelime cambazlığı yapmadan anlatmak istiyorum artık.
bu klavyeye her baktığımda, içimden geldiğince yazabilmek istiyorum; içimde gerçekten yazma isteğim bile var.
ama işte bir engel koyuyorum devamlı önüme; mesela bir makale okuyacaksam sözlük açılmalı hemen karşımda. bir kitap okuyacaksam; belli bir zaman ayırmalı, kendimi aşmış olmalıyım. zorlaştırmalıyım herşeyi biraz daha, kısacası. sonra bunları buraya yazdığım için bile suçluluk duymalıyım falan. niye? ben şehir insanı oldum çünkü; teknoloji, zamansızlık, yetiştirmek, güzel olmaya çalışmak, ihtiyacım olmayan kıyafetler alarak kendimi memnun hatta mutlu etmeye çalışmak, zayıf olmayı amaçlamak... çiçeklerim soğuktan donup ölürken; saçlarımı siyaha boyadım ben...
kafamın içinde olmak istemiyorum artık, kaçabileceğim yer hayal dünyam sadece. oysa o bile teknolojinin elinde esir gibi. star wars, true blood, constantine vs vs.
ya da generation kill, the wire, yazıtura vs vs.
bir de tabii, romantikler var. olmayan aşk hayatıma biraz daha abanmam için. geçenlerde hiç unutmuyorum, hayali bir sevgilim bile oldu. unutamıyorum, o bile beni terk etti, çünkü.
Biliyorum uykumdan uyanmak için daha çok kahve içmeli daha çok düşünmeli, daha çok spor yapmalı, daha çok okumalıyım... biliyorum yapıyorum çoğu zamanda; ama işte bazen ne oluyorsa oluyor; artık adına premensturasyon mu dersin, hormon mu dersin, demetselleşmek mi dersin ne dersen de banane; yoruluyorum. daha 24 yaşımdayım ama yorgunum. yetişmeye çalışmaktan, istediklerimi ertelemekten ve daima gerçekçi olmaktan. al işte ilk reddinide aldın bugün. ne sanıyorsam; havada kapıcaklar sanki beni. daha bunun tofılı var, gresi var, personal statemıntı var; var oğlu var. ve inanır mısın düşünürken bile yoruluyorum. yapmak istemiyorum ama gitmekte istiyorum. neden tanrım neden içimde devamlı savaşan iki bilge var. iyi ve kötü demiş insan oğlu buna yıllarca. evet evet her izlediğim filmde de dendiği kafama kakıldığı gibi. tesadüfler olağandır, onları mucizevi kılan seçimlerimizdir. vay be film cümlesi gibi oldu...
Seçimlerim daima doğru tarafta olmuştu mesela lisedeyken. her akşam kendimle savaşırdım; ya dersleri tekrar edicektim ya da oturup televizyon izlicektim. belki tanrının da yardımıyla o zamanlar cnbc-e de bu kadar dizi olmadığından hep ilkini yapardım. sınav zamanı her şeyim tamam olurdu, başarırdım her istediğimi. oo süper demet!! evden çıkmazdım, çıksam 5'te dönerdim. mutsuzdum... ergendim tabii.
şimdi ne yapıyorum? iş ve ev. dışarı çıkmıyorum; çıksam sıkılıyorum. istediklerimi belki cnbc-e yüzünden belki içimdeki bu 'birşey yapmak istemiyorum' tembel tenekesi yüzünden yapmıyorum. tembel bilge her seferinde kandırıyor beni. ağzı çok iyi laf yapıyor şerefsizin.
ve iç saatim devam ediyor döngüye; yapmadığım için kızıyorum kendime, kendime kızdıkça dağılıyorum, dağıldıkça kafayı dağıtmak istiyorum, kafamı dağıtıp zaman öldürdükçe, suçluluk duyuyorum.. en başa çoktan döndüm bak. içimdeki bu devamlı suçluluk hissi bundan dolayı işte. süper demet olamamaktan, olup olup öldürüyorum kendimi oysa; devamlı daha fazlasını istiyorum. isteklerim bitemiyor. bi memnun olamıyorum. niye? çünkü 'iyi' 'çalışkan' olmanın sınırı yok. oysa 'kötüyü' seçmek tembelliği seçmek çok çok kolay... ah birde vicdan azabı olmasa...
söyle bana demet; içindeki bir milyonuncu ses bile yapma derken sen neden hala böyle takılmaya devam ediyorsun? istediğin bu değil biliyorum. bal gibi biliyorum, adım gibi biliyorum. en başından beri hayatının; bir şeyler yapmak istiyorsun, çalışmak, üretmek, bir kitabı yutarcasına sömürmek, bilim insanı olabilmek, tanrım gerçekten kendi kendimi tatmin edebilmek istiyorum: bilgiyle-hayalgücüyle-yetenekle-çalışmakla-içki içmekle-film izlemekle...
vicdan azabından kıvranmadan, çalışmaktan geberecek hale gelmeden...
içimdeki bu meydan savaşı daraltıyor beni. haaalaaa daraltıyor...
2.ii.2010
Pazar, Ocak 31, 2010
Kitle İmha
İster uzun menzilli bir silah ya da bir intihar bombacısı
Hasta kafalar kitle imha silahıdır.
İster Sun’da göreyim ya da BBC1’de
Yanlış bilgilendirme kitle imha silahıdır.
Bir beyaz da olabilirsin, fakir bir asyalı da
Irkçılık kitle imha silahıdır.
İster enflasyon ya da küreselleşme
Korku kitle imha silahıdır.
Babam odama geldi, elinde şapkası,
Gideceğini biliyordum.
Yatağıma oturdu ve bana bazı gerçekleri anlattı.
“Evlat, beni çağıran bir görevim var
Sen ve kız kardeşin cesur olun, benim küçük askerlerim
Ve sana anlattıklarımı unutma
Artık evin reisi sensin, bunu aklından çıkartma
Her sabah uyandığında annene bir öpücük ver”
Annemi gör kaplarından öperek uyandığım sabah
Vedalaşmak zorunda kaldım
Yalnızca bir çocuk olmama rağmen,
Kimi gerçekler aşikârdır.
Annem zorla kucakladı beni
sanki altındanmışım gibi
Ama annemin hikâyeleri anlatılmadan saklı kaldı.
“Anne her şey çok güzel olacak ” dedim,
“Bu akşam babam eve geldiğinde!”
İster Halliburton ya da Enron ya da bir başkası olsun
Açgözlülük kitle imha silahıdır.
Gelen şeylere karşı cesur olmalıyız.
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Benim hikâyem burada bitiyor, açık olalım
Bu senaryo her yerde oluyor.
Ve hiç kimse nirvanaya ulaşamıyor veya daha ötesine
Öncekinden çok daha dramatik bir şekilde,
Buraya geri döneceksin, karmana, gerçekten.
Yüzlerce yıldır birisinin
Bizi özgürleştirmesini beklemiyor muyuz?
Daha sonra da uzaklardaki insanların
Bizim gibi acı çekmesini görmezden geliyoruz.
Kötü liderlik ve ego başıboş ve serbest
Ki onlar insanlara örnek olmalılar.
İyi insanların ibadet Tanrı’dan her şeyi
Düzeltmesini beklemelerine ihtiyacım yok!
Sadece şu an var, bir şey yap.
Çünkü babanın bu gece gitmesini istemiyorum.
İster uzun menzilli bir silah ya da bir intihar bombacısı
Hasta kafalar kitle imha silahıdır.
İster Sun’da göreyim ya da BBC1’de
Yanlış bilgilendirme kitle imha silahıdır.
Bir beyaz da olabilirsin, fakir bir asyalı da
Irkçılık kitle imha silahıdır.
İster enflasyon ya da küreselleşme
Korku kitle imha silahıdır.
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Tepkisizlik kitle imha silahıdır
Çarşamba, Ocak 27, 2010
Pazar, Kasım 22, 2009
mış gibi.
devam eden hayatının akışını etkileyecekmiş gibide davranabilirsin.
uyku düzeninle oynayıp, yemek yeme alışkanlığını darmadağın edebilirsin.
kendini önemli bir 'şey' miş gibi kandırıp, çalışmaya, düzelmeye çalışabilirsin.
but you know what?!
life is too short.
kendimi hayallerimde dev adamlara çevirebilirim, bir aktrist olabilirim, kim bilir bir süperkahraman bile olabilirim. ama hiç kendim olamam. olmam. olabilen insanlara gıpta ederim. içimde bölünmüş binlerce karakterle, duygu kırıntılarıyla nereye ne olabilirim diyorum, evet devamlı aşağılıyorum kendimi. eee? ne geçiyor elime. hala oturup şu lanet bilgisayarın başına, yararlı bir şeyler yapamıyorum. tüm gün yatakta kalmak istiyorum, hayallerimde yaşamak istiyorum. gittikçe bir histeriye dönüşüyor bu yaşam. nerde yanlış yapıyorum diyorum. hayal kurmam mı, onlara inanmam mı, kendi hayatımı artık anımsayamamam mı problem?
ertele. hayatı, hayalleri ertele. yarına. ertesi aya. ne fark eder; hiç birini yapmak istemiyorsun. hahaha, ne yapmak istediğini bile bilmiyorsun. yalnızken, bunları düşündüğünde, karamsarlığın dumanlandırdığında kafanı, devamlı sigara içmek istediğinde ya da kafanı yastığa her koyduğunda çözümsüzlüğünü görüyorsun durumunun. ve böyle olmak sanırım hoşuna gidiyor. herkes gibi değilsin. siktir. herkes kadarsın. ama içinde umutsuzluğu büyütebiliyorsun. yaptığın hiç bir şey yok bebeğim. eskiden vardı, eskiden ne joss, ne alan vardı; bunlar umrunda bile değildi. gerçekliğin sokaktaydı, kraldın kraliçeydin ama gerçekten hissederdin. şimdi hepsi beynindeler, beynin dağılmış, sulanmış. kahveyle uyanan, uyuşuk, tembel. nerede sosyalliğim? nerede kahrolası başarılarım? yalnızlığa hangisi çare? ve biliyorum hiçbir şey çaresi olmayacak. kabullenmem gerek. aşık olamıcam bir daha, izin vermeyeceğim kendime. kimseye güvenmeyeceğim, mr töre'nin miss versiyonu olacağım. yalnız, mutsuz, asabi. neden? uyduruk geleceğimde neden hep aynı histeri var?
beyaz giyinmiş kadınlar gördüm rüyamda, bembeyaz ciltleri vardı. kırmızı dudakları simsiyah bıyıklarını saklayamıyordu. neden düşlerim bile çarpık? düşlerim bile huzursuz? hayır hayır yanlış anlatmıyorum, kendimle uğraşmıyorum. beynimi kusuyorum. hahahaha kusma kelimesine bayılıyorum.
bilinç akışı gibi. kıçından bakınca olaylara herşey çok daha havalı oluyor. herkes yanlış, herşey seninle alakalı.
bir balık var zihnimde. kahvemin kısmetinde.
-değiştirebilir misin? beni? hayatı? duygularımı?
-hayır. sen kendin yapmalısın.
-yapabilsem, yardım isteyecek kadar alçalmazdım.
-yardım istemek alçalmak mı sence?
-seninleyken; evet.
-ne demek şimdi bu?
-yarın hepsini kafama atacaksın, aldıklarımı, söylediklerini. biliyorum
-ne? nasıl? ne diyorsun sen? biz seninle ilk defa karşılaşıyoruz burada, adını bile bilmiyorum.
-hep aynı numara
-anlamıyorum
-anlayacaksın, senide haplarımla uyuttuğumda, bir önemin kalmayacak aslında
-hani şu yeşil küçük olanlar mı?
-evet, orman kadar yeşiller, kusmuk kadar gerçek.
-öldür beni o zaman. hemen şimdi.
-öldüremem, seninle işim bitmedi.
-ne var başka? bize yazdığın roller neler?
-bilmiyorum, oynamak; seninle ve gerçekliğinle oynamak, hoşuma gidiyor sadece.
-gerçeklik, oynanması tehlikeli birşeydir oysa. benide kendinide yokedebilirsin. bilirsin herkes bazen ipin ucunu kaçırır. sen bile. istersen ipin ucunu kaçırabilirsin. bir bakarsın, asıl istediğin ipsiz bir hayat.
-deneyemem bile.
-neden?
-yalnızım dedim ya.
-güven gerekmez ipler için, geri almayacaksın ki onları bırakacaksın sadece...garantici olma bu kadar
-garantör istiyorum, dna'm da var. bıraır gidersem, son kez kendimede sırt çeviririm gibi geliyor.
-mış gibi yani.
-ipler geriyor beni. oysa. keşke...
-yapabilirsin ve bunlar için bana gerek yok, arkadaşınmış gibi yapabilirim durmadan, ama değilim, yeni tanıştık seninle ve açıkcası seni sevmedim. bu kadar depresan, anti kahraman.
-sevmeni ummuştum oysa.benim olabilirdin. belki sonunda ben olabilirdin. yeni bazen iyidir.
-yeni her zaman iyidir.
-ben olsana biraz, ipsiz bir hayat versene bana.
-hayır, sorumluluk istemem. ipsizim diyorum sana, senin kukla oynatıcın hiç olamam.
-tamam
-umutsuzlanma
-tamam
-öldürsene beni
-yeşil mi olsun, mavi mi?
-yeşil iyidir, boğulmak istemem.
-tamam, elveda; ipsiz arkadaş
-elveda.
Pazartesi, Ekim 12, 2009
içimden içimi çeken ve dağlayan bir karanlık var.
sürükleniyorum içine. bir önce yazdıklarımı okuyunca; başa döndüğümü anlayıverdim.
arkadaşlar, iş, aile boğuyor beni burda artık.
ben neden böyle oldum? nerde hissetmeyi bıraktım? nerde yaşamaktan vazgeçtim onu anlayamıyorum.
devamlı daha önemli mevzular dinlemekten sıkıldım, 'önemli' biri olma dürtüsü değil bu ne yazıkki arkadaş olma ihtiyacı. her şeyi yanlış yapan 'ben'! gerçekten çok sıkıldım insanlardan; ciddiyim. devamlı kendini düşünüyorsun demek istiyorum artık. bende ne yazıkki kendimi. bu yüzden anlaşamıyoruz, derdin ne?
zor bir hafta geçirdim ve tek istedğim dinlenmek, yeni haftaya hazırlanmaktı. içmek, sıçmak, eleştirilmek değil. ben ruhen çökmüş durumdayım, parasal durumun zerrece umrumda değil ve eğer benim durumumda senin umrunda değilse çok afedersin de neyi tartışıyoruz? yardım edebildiğimce yardım ediyorum ben bu kadar ama başka bir şey yapamam ben sana. yapmam. içimdeyim devamlı, yanlış mıyım diye tartar oldum her paragrafımı; yanınızdayken ben özgür değilim artık. ciddiyetsiz alınganlıklarım artık gerçek. üzgünüm. yanımda istemiyorum artık sizi. hiçbir şeyim oldunuz artık. hiç olmadığınız kadar anlamsızsınız. siz prensens hazretleri ve bilge kadın. içimden çıkılmayan durumları ben kendim yaratıyorum; sizin sözlerinizi umursuyorum, banane demeliyim oysa. asıl ben buydu ve böyle olacak. yardımlara ihtiyacım var evet, ama artık istemiyorum da.
kendimi nasıl öldüreceğimi düşünürken, buldum kendimi. aynaya bakıp bir tokat attım kendime. ağız dolusu güldüm akabinde. saçmalama dedim. yaşamayı sevmiyorum ve burda özgür değilim dedim. sonra düzelttim kendimi, burda özgür olmadığımdan sevmiyorum yaşamayı. hah! burda da kapattım kafeslere kendimi. neyim var? ne zaman yaşamayı bıraktım ben?? hiç mi yaşamadım anlamıyorum yahu. hissettiklerim ne zaman önemsiz oldu? ne zamandır sadece karanlığı görüyorum ben? işleri, yapamadıklarımı nikeyim. nedir abi sorun? nedir? değer yargılarım mı? değersizlikler mi? hepsinin anlamsızlığı mı? çiftlikte gibiyim? 4 tarafı laflarla çevrili çiftlik. bilim çiftliği. laf bilimi.
beynimin böyle çalışması normal mi? normallik umrumda mı? karmakarışığım. düzelemiyorum! eskiden açardım bir kitap, tüm dünyadan uzaklaşırdım, çalışır öğrenirdim. hayal kurar, hedeflerdim! uğraşırdım. yapardım! nedir mevzu? neyi yapamadım ki istediğim? neyi? nedir bu güvensizlik duvarım??? başardıklarımı mı gözüme sokmalıyım devamlı? bir savaşçı mıyım ki gaza gelmeliyim devamlı? içim taşıyor, evet bazen içimden bir sürü şey yapmak geliyor. devamlı olmuyor bu biliyorum. olmasında zaten o kadar enerjim yok. inancımın arkasından atlıyorum şimdi, inanıyorum kendime. hedefe giden yolda yapacaklarım beni zorlamamalı. zor evet istediğim, gene gidebilmek istiyorum. gitmek! kimsenin yanında, kimse olabilmek. insan hayatın kaç defa yapılabilir bu? istersen milyonlarca defa!! ben 2.yi yapmak istiyorum artık. başka biri olmak istiyorum artık. hedefim bu! bulmuştum çoktandır bunu. derdim ne ayol. zor evet. buraya gelmek kadar zor, burda kalabilmek kadar zor. ama yapacağım. yapmak zorundayım! ve yapacağım!
bu kadar şeyi yazıp sonra okumaya çalışmak ne zor. gereksiz bir sürü teferruat.
zor bir hafta geçirdim, istediğim insanlardan istediğim duyguları alamadım. bu kadar işte sonuç basit. her gün yaşadığım iç sıkıntısı taştıkça anlatmak ihtiyacı, birilerine anlatmak ihtiyacı. o kadar boş ki. tanrım, o kadar anlmasız ki! rutinlerim var, hissetmeden geçiştirmek istiyorum. ama sonuç hissizleşmeyle sonuçlanıyor. o zaman yapmayacağım. anlatacağım, anlatmayacağım bu değil sorun. onlara anlatmayacağım. hayatımın yalanını onlara da satacağım. gerçeklik sadece benim için! o gerçeklikte benim. bırak 'miserable' hayatını senden başkası bilmesin, bilmesin işte. paylaşmak değil çünkü senin yaptığın, kendini acındırmak, aynı annen gibisin. sonra birden asabiyetinle-çünkü onlar seni dinlemiyorlar- baban oluyorsun. evreka! genetik doğruymuş!!! silkin demet! senin paylaşımların yalan zaten. onlarınki kadar sahte.
arkanı dön ve yürümeye devam et. hep yaptığın gibi. Onun yapması kadar doğal bu. hayatına devam et. move on.
Cumartesi, Eylül 12, 2009
Herkes hayatında önemli biri olmak, önemli bir şeyler yapmak ister. Ben de farklı değilim. Dünyayı kurtarmak istiyorum devamlı, mesela. Neyden kurtardığım çok önemli değil. Savaşılabilecek bir düşman yaratmak gerek sadece. Savaş çünkü, yaşama değer katıyor, hayata anlam veriyor, en azından benim genlerimde hep böyle yazıyor. sanıyordum! Şimdi dibe vurmuşken anlıyorum ki, barışı özlüyorum. İç huzurumu, kendime yaptıklarımı, affetmek, yapacaklarımı engellemek istiyorum. Karamsarlığı çağırıp, etrafımı sarmasını istemek, mutsuzluktan güç alarak, yıpranarak, tatmin olmak. Bunun sadece benim başıma geldiğini sanarak, 'önemli kişi olmaya çalışmak', umutsuzluk içinde yapabileceklerimi görmezden gelip, yapamadıklarımdan bahsederek devamlı bir aşağılama yorgunluğu içinde gözlerimi her yeni güne 'daha ne kadarını kaldırabilirim?' diye sorarak açmak. Sıkıntımın nedeni bu, sevgili iç ses. Sandığımdan daha dayanıklıyım. Bir çılgınlık anı geçireceğimi bile bile kendimi telkin edebilme yetisine sahibim. durup dururken ölümü düşündüğümde aklıma hayatı getirebiliyorum hala. Ayrıca hala delirmedim. Kendime zarar vermeyi minimumda sürdürüyorum. Ama en dipte olduğumu gördüğümde ilk defa dehşete kapılıp, olmadık yollar bulmaya çalışmadım. Sanırım yaşımın getirdiği alışkanlıkla, olduğu gibi, sanki Trans halinde, gördüm gerçekliği. Ben buyum işte dedim. Karanlıktan besleniyorum. Çalışmamak için bahaneler bulan birine dönüşüyorum; zor geliyor kabullenmek, o yüzden bahaneler üretiyorum. Şimdi bahanelerde anlamsız geldiğinden sıkılıyorum. Kendi gerçekliğimden, varoluşumdan sıkılıyorum. bunalıyorum. O kadar sakindim ki, sevgili iç ses, orda olup suratıma bakmanı isterdim. Gurur değil bu, yemin ederim, beyaz bir güvercinin uçuşundaki gibiydi herşey, kısa, ahenksiz, beyaz. Barışmak istedim kendi ahenksizliğimle... Gerçeği kendi aynalarımda çarpıtmadan, doğal yalanlara başvurmadan-çünkü artık alışkanlığım oldular- görmek istedim, barışmak için çünkü, tarafların birbirlerini dinlemesi gerekir. Kendime dinlettim kendimi. Aç artık gerçekliğini, dedim. Sonunda gördüğümden utanmadım, süprizle karşılaşmadım, afallamadım. Boşluğun derinliğinden dehşete bile kapılmadım. Hayallerin süslülüğü gibi boğmadı beni 'gerçek' durum.
Tembellik, isteksizlik ve anlamsızlık vardı karşımda. Karşılık alamayan, başkaları tarafından takdir edilmeyen küçük hanımın asabiyeti vardı, ve bu bir öfkeye dönüşmeye meyilli çıraydı içimde. Tembellik sarmıştı dörtbir yanımı, çünkü kolaydı, hazırdı, çabasızdı. Kabullenmek zordu sadece, kabullenip içine sürüklendiğinde; çıkamazdın içinden. Bunu bildiğim, tecrübeyle tasdikleğim için kendimden korkar olmuştum. Korkum aynalarda kendimden tiskinmeye kadar çarpıtılmıştı. Görebilidiğim fiziki durumumum günden güne genişlediği, bunun iğrençliği, güzelliğin kusursuz 'zayıflığı', asaletiydi. Bu kadar klişeyle yaşamak aynı zamanda zor geldiğinden 3. benliğim bunuda çarpıtıyordu, ve gerçekten çok çok uzakta, korkularımın kamuflajının kamuflajında 'sevgisizlik', 'erkek figürlerimin yalpalanması' gibi daha uç durumlar beliriyordu karşımda. İşte bu noktadan sonra saçmalayan beynime indirmeye çalıştığım her tokat, yalnızca gerçeğin daha da derinlere inmesine sebep oluyordu. Sonuçta iç bünyem hedefine ulaşıyor, çözümsüz problemler yumağından biraz gizemli, biraz asabi, biraz mazoşist, biraz kendine aşırı güvenli benliği ortaya çıkarıyordu. bu etiketlenip ben oluyordum. ve aslında varolmayan ben bu etiket altında yaşayageldiğimden ötürü yıpranıyor, yaşamak zorunda olduğum bu durumdan zevkle etrafıma ve kendime dehşet saçıyordum.
Tembellikte, isteksizliğin kardeşi gibidir aslında sadece yapabileceğini bilirsin ama yapmazsın. Tembellikte yapabileceğini bile düşünmezsin, varetmezsin durumu. Daha kolaydır, Tembelcedir. İsteksizliğin dibinde kanımca 'başarısız olma' korkusu vardır. Başarısızlık o kadar korkutur ki adamı, yapmaktan vazgeçersin, istemezsin bile artık. Bu korkum, Benim kendime güvesizliğim; Parçalanmış karakterimin her an yıkılabilirliğinin yüzdesiydi. Ben olmayan 'ben' nin içinde o kadar yabacıyım ki kendime neye nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum, bilmediğimden darbelerin nerden gelebileceğini, nasıl korunabileceğimi bilmiyorum. Yolunu bilmeyen bir çoban gibiyim. Sorumluluğum benliği bir arada tutmak, ama Hangi yönden, Nasıl bir kurt çıkabilir bilmiyorum. Bu sıkışmışlık aynı zamanda sıkıntıya, 'kendimi tanımıyorum' sorunsalına, etrafındakilere güvensizliğe, Devamlı kendinden bahsetmeye, İnsanların seni küçümsemelerine katlanamamaya, Düşüncelerine önem verilmesini şiddetle istemeye, Düşünceler ile karakterin aynı şey olduğu yanılgısına düşmeye, Her yorumun saldırı, her eleştirinin nefret haykırışı olduğu yanlışlığının sürüp gitmesine sebep oluyor. Kısacası, isteksizliğin bu taraflı 'eksik görüşlülüğü' anlamsızlığı sürüklüyor, peşi sıra. Sonra Ölüm duygusu ve çemberin başını işaret eden o 'karamsarlık' ile son buluyor.
Oysa, en baştan beri tek gerçeklik korkular. Onlarla yüzleşmek veya yüzleşmemek önemli değil. Sadece kabullenmek gerek. ben korkuyorum tembel olmaktan, (nedeni ne olursa olsun önemli değil), başarısız olmaktan ödüm kopuyor. Yanlış işte çalışıp, kendimi aşağılıyor olmaktan korkuyorum, dünyaya yararsız bir asalak olmaktan, karanlıktan korkuyorum. Devamlı kendimden korkuyorum ben, gerçek beliğimin kırılgan olma ihtimalinden, kendime güvensiz olma ihtimalinden, aptal olma ihtimalimden, sevgisizlikten, kullanıyor olma ihtimalimden, yalnızlıktan korkuyorum ben, evet devasa korkularım var benim ama kader cesaretsiz olana ödüller vermiyor. Aşmam lazım artık bunları. Benliğimi her keşfe çıktığımda, beklentisiz olduğum gibi kabullenmeliyim kendimi, Çünkü birbaşkası asla yapmayacak bunu bana. Ben de zaten yapmıyorum bunu başkasına. Bunu başkalarından bekleyerek, devamlı hayalkırıklığına uğramamın saçmalığını görüyor olmak ne tuhaf. Kendime ders verir gibi bitirmek istemiyorum bu paragrafımı. Gördüğümü anlatmak istedim sadece. kusmak, atmak, anlamsızlaştırmak istemiyorum bu tecrübemi. Dipteyken gördüklerimi yazmak istedim sadece. Unutmamak için, içselleştirebilmek için, kabullenebilmek, barışabilmek için kendimle oturdum yazdım bunu.
Kendime, küçük bir hediye.
Kelimelerim, geri geldiler.
Yazmayı beceremediği düşünürdüm hep ben, -yine başkalarının düşüncelerini içselleştirmem meselesi- ama şimdi oluyor gibi geliyor bana. Yazmak, yazabileceğimi kanıtlar gibi duruyor ya karşımda, büyütmeye gerek yok artık. benim için yeterli bu. Şimdilik.
Pazartesi, Ağustos 24, 2009
Sen bak nasıl benizler uçuk, nazarlar malul,
Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!...
(Yalnızız- Peyami Safa s: 282)
''Sen bak: Nasıl donup düşüyor nağmeler yere;Sen bak: Nasıl benizler uçuk, bezgin bakışlar;Sen bak: Yıldızlarda nasıl hazır, batışlar;Sen bak: Şu buzlu dalgaların uğursuz derinliğine;Sen bak: Şu insanlara zulmedenlere;Sen bak: Ne bünyeler boğuyor ahmakça aşağılanma;Hep devrilen umut ve teselli, sebat ve zekâ!''
(ss. 266). Orhan Karaveli, 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergamon Yayını, 4. Baskı, Eylül 2005, İstanbul
Çarşamba, Ağustos 19, 2009
kaç yaşındaydım izlemeye başlayalı? her hafta önce perşembeleri sonra cumartesi-pazar akşamlarımı anlamlandıran, yaşama sebebim bile olan 'şey'. ona dizi bile diyemiyorum. hayallerim, sevgi isteğim, aşk özlemim hepsi o diziyle şekillendi. aşık olan adamlar gördüm, sevgili olan adamlar, sevdiğini sırf çok sevdiği için bırakıp gidebilen adamlar, tehlikeli görüntüsünün ardında sevgi dolu adamlar, vampirler, iblisler, hayaletler,cadılar gördüm...
kendi hayatımı sevmezken, içinde yaşamak istemezken, şizofrenliğe doğru ilerlerken; Buffy adlı şahıs benim herşeyimdi. şimdi dönüp baktığımda gülmem gerek o günlere belki. ama ben hala diziyi izliyor, replikleri ezberliyor, kafamda acabalarla düşünüp duruyorum. hayaller kuruyorum hala, süper kahraman hayelleri...
sonra fark ediyorum, buffy güzel olmasaydı, angel onu fark eder miydi? ama asıl önemlisi; angel o kadar yakışıklı olmasaydı, buffy onu gene de sever miydi? her koşulda gene de sever miydi? kıstas nedir? insan bir başkasını niçin sever, fark eder? feromonlar olabilir evet belki ama bu açıklama hiçte romantik değil. başka bir şey olmalı. olabilmeli.
okulda seni her gördüğümde kalbim dursun istemiyorum artık.
Cumartesi, Ağustos 01, 2009
iletişim çabama ediyim!
aşık olduysam eğer şimdi, neden kalbim kırık?
olmayacağından mı?
söyleyemeyeceğimden mi?
mutsuzum dostum.
seneler sonra kalbim dımdımlamıyor, patlıyor
ve ben bu konuda hiçbir şey yapamıyorum!
tek başımayken üzgünüm.
seni, ya da sana benzeyen herhangi birini istiyorum.
içim daralıyor gene bak.
aşık olmayı bile beceremiyorum.
beni bilenler bilirler; iletişemem ben. sapsarı olurum. yutkunur, içimden konuşurum.
yalnız kaldığımızda bu yüzden sustum. susturamamaktan kendimi, korktum.
bağırmak istiyorum suratına! ne diyeceğimi bilmiyorum oysa.
sinirli misin? yorgun musun? benden hoşlanıyor musun? saçmasapan sorular ütülüyor beynimi. oysa susmak gerek. ya, ama, fakat'lar dinleyecek halde değilim. dağılıyorum. kaçmalıyım. senden uzağa. görmemeliyim bir süre seni. daralıyorum, özlüyor muyum seni?? çabalamalı mıyım?
gerçekten ne yapmalıyım?
kalbim dursun artık, patlayacak yoksa. ne çok duygu birikmiş içimde tanrım. hepsi birden mi çıkmalıydı içimden?
evet evet, ben aşık olmayı beceremiyorum.
Pazartesi, Temmuz 06, 2009
içimdeki yarık genişledi ve sonunda beni de yuttu. karanlıktayım. yere düştüm, kapaklandım. öldüm.
sela okunuyor, duyuyor musun?
her sabah duş almalarımdan farklı bu sefer su. sanki ılık. suyun bu kadar hızlı hareket ettiğini bilmezdim, oysa o kadar durgun ki. gözeneklerime işlemiyor su, içime işlemiyor. kayıp gidiyor, ılık.
beyazdan nefret ediyorum. evet hala nefret ediyorum.
herkes karşımda durmuş şimdi, dimdik ayakta herkes. birşeyler mırıldanıyorlar kendi aralarında, duyamıyorum. ne çok sevenim varmış, yalancıktanda olsa ne çok gelen var. tuzlu tuzlu soluyorlar, susuyorlar. mırıldanıyorlar. hiçbiri tanıdık gelmiyor artık bana. hepsi yalan sanki. kızarıklıklar gerçekten göze çarpıyor oysa. burun ve göz çevresinde.
işte denize bakan bir köşe. ohh sonunda. bozkırda değiliz. burayı hatırlıyorum, her haftasonu önünden geçerdik buranın, kampa giderdik. ne kadarda küçüktüm, heyecan doluydum.kumlarla oynayacağım için hızlı hızlı atardı kalbim, belki arkadaş edinirdim,
kesin!
yeni arkadaşlarımla oynardım, denize girerdik belki. eğer annem zorla sokmazsa.
konuşamıyordum daha sanki, ama kızgındım herşeye. doğduğuma kızgındım. sevilmemekten sıkılmıştım. daha 4 yaşındaydım. farkettim.
toprak havalanıyor şimdi. tozudu biraz. nemli ılık bir rüzgar esti. ahh tanrım ne kadar güzel bir yer burası. deniz, toprak. yağmurda yağar mı acaba bu akşam, hani Ankara'da her akşam 5'ten sonra yağan memur ıslatanlar gibi? yağsa ne güzel olurdu.
tahtıma yerleştim şimdi işte. ufacık bir yer açılmış bana özel, ilk defa bir yere tam olarak sığıyorum, ne küçük ne büyük, tamtamına benim işte. istediğim gibi yumuşak toprak, hafif nemli, serin.
toprağın bu kadar yavaş hareket ettiğini bilezdim; hala kapamadı yaralarımı. ama gözeneklerden bu kadar çabuk içeri sızdığını bilmezdim. dindirdi acımı. yarıklarımı yamadı. kapattı.
bugün öldüm ben.
çingeneler kadar korkusuzum bugün, ilk defa! herkes benden koşar adım kaçıyor işte. yağmur başladı çünkü. safi yalnızlığım boşaldı.
hep ben kaçardım insanlardan, kaçıp kendi kabuğuma saklanırdım. şimdi yuvamdayım işte. düş yok, kırıklık yok, nefret yok, sevgi yok. duygu yok burda, içimi kıyan, dehşete düşüren acı yok.
korkmuyorum işte, sokakta çingeneleri gördüğümde hep duyduğum o hayranlık var, kendime, ilk defa. fütursuzluk, sorumsuzluk, saflık, neşe. duyamasamda hiçbirini bu bedenle, aklım sanki anlıyor. kavrıyor. bilinçaltı mı bu? hmm sanmıyorum.
görmezden gelmek, alaya almak, hakaret etmek; şimdi bunların içleri açılıyor bana. insanların o büyük hırsları dökülüyor önüme, nedenleri... evet belki de günah dedikleri.
kendini varetme adına, kendini yüceltmek adına yaptığı oyunlar insanoğlunun; kahretsin çok net artık. acıyı duymasamda, gözyaşı döküyorum hala bencilliğe, özgeciliğe. zihnim tekliyor artık, sanrılar görüyorum, biraz gökkuşağı, biraz dondurma, biraz bıçak, biraz internet. gördüğüm filmler karışıyor birbirine, ben oynuyorum hepsinde, duyduğum melodiler karışıyor benim orkestram çalıyor...
hiç olmadığım kadar benim. boşa geçirdiğim tüm zamanlar; hayatım oluverdiler. hiç olmayan. tatmin olmayan bu beyin susuyor şimdi. derin bir ben imgelemine gömülüyor. hiç zevk alarak yaşamadığım bu hayatın, keyfini görüyor. tekrar yaşıyor sanki. bulanık yalnızca herşey. hep olduğu gibi. gözlüklerim yok belki ondan, ölüyüm ben, hiç olmadığım kadar, belkide ondan.
bugün öldüm ben. evet evet bugün.
d.
Pazar, Haziran 14, 2009
Paylaşabildiklerin o kadar az ki.
Bir kitabı içine gömülerek okuduktan sonra gerçekten kiminle konuştun, paylaştın Onu.
Hızın içine gömülmüşüz, sanki zaman bataklık gibi, hızlı daha hızlı olmazsan boğulacaksın.
Gerçekten en son ne zaman iç rahatlığı ile sandalyene yaslanıp güneşin tadını çıkardın?
Evren devamlı genişliyor. Çevren devamlı daralıyor. İçin de daralıyor mu?
Ankara'da ki 6. yılım bu. İlk başladığım yerden fersahlarca ötedeyim. Göremiyorum geçmişi. Yeni bir dönem açıldı çoğumuz için, başlangıçta ve sonda beraber olduğum Ankara insanları için.
Herkes artık kendi hayatını kurma hayallerinin peşinde. Geçen hafta bugündü işte. Biri daha gitti; uçtu denizin olduğu bir memlekete. Bozkırı özlemek zor öyle yerlerde, Bilirim...
duygularımın içimden çıkabilmesi bir haftamı aldı. çok derinlere gömdüm acımı, giderken ağlamamak için, evet sesim titredi, el sallarken Ona, perdenin arkasına saklandım, ama O fark etti. O hep fark eder yüzümdeki kederi, içimdekileri. Aynamdı o benim, Sonsuza giden cümlelerimdi.
beraber ağladığımdı, Beraber ağız dolusu güldüğümdü. Aynı şehirde ayda bir gördüğümdü, tekrar gördüğümde hiç eksilmediğimizdi. sanki dün ayrılmışız gibi muhabbete başlayabildiğimdi. rahatlığı o öğretti bana. boşverebilmeyi. Canım o benim, hep öyle canım olacak.
Yeni bir dönem başlıyor, dediği gibi.
Biz Ankara'ya denizden gelen çocuklar.
Bozkıra bir türlü alışamayan. Güneşi sıcak, gölgesi soğuk yaz akşamında kopuverdik gene birbirimizden. Oysa asla Ayrılmadık.
Bir kitap okursun, paylaşamazsın ya kimseyle duygularını. Kimseye kitabın içinden cümleler okuyamazsın ya hani; işte öyle bir günün sonunda tanıdım hepsini ben. Benim gibi olduklarını bellettiler önce, sonsuzluk gibi gelen o uzun iç çekişlerimi paylaştılar sonra. Kendilerinkini anlattılar sonra sonra. Okumayı, Öğrenmeyi, Paylaşmayı, Kıskanmamayı, Sevmeyi, Sevilmeyi, Yemek yapmayı, Dedikoduyu, Gülmeyi, Ağlamayı...kısacası hayatı öğrettiler bana, büyümeyi sevdirdiler. şimdi görevleri tamamlandı, bozkırda. yeni bir 'chapter' için hayatlarındaki, yeni bir mekana geçtiler. Denize yakın bir memlekate gittiler.
Kalmanın zorluğunu hiç bilmeyen bu bünyeyi, umarım yalnız bırakmazlar. çünkü hiç bırakmadılar....
Ayşeme.
demet
14haziran2009
reader.
Pazar, Mayıs 10, 2009
yoksa ruh durumuna göre mi müzik dinlersin?
bazen karmakarışık olur için, sonra radyoda bir şey çalar, kendine gelirsin ahanda bu dersin.
bazen de mutluyken aniden bir şarkı çıkar, aynı frekansta, ruhun uçup gider içinden.
bugün böyle oldu bana, ruhum uçtu
havalandı gitti.
How can we hang on to a dream?
sihirli kelimelerim yok bugün içimi rahatlatacak.
sadece kalktım bugün kanepemden. kalktım, yemek yaptım. bu kadardı herşey.
herşey hala darmadağın,
ama kalktım bugün kanepemden.
hayalleri ellerinden alınmış goriller gördüm dün gece düşümde, bir filmden alıntılardı.
özgürlük, kontrol çabası değil insanı yaşamaya sevkeden, hep öyle görülse de.
hayaller...
tokyo'yu görme hayali gibi, uzaak
mardin'i görmek gibi, gerçekleşmiş,
kars'ı görmek gibi, yakın..
onlara tutunur insan aslında, ama çocukluktur gözünde ya hayaller, kendine yakıştıramaz belki, bilmiyorum neden bazı durumlarda kılıfını değiştirdiğini kelimelerin. değiştirdiğimizi.
sevgi deriz, deliliğe, vurdumduymazlığa, aşağılanmaya
nefret deriz, arzulara, saplantılara...
şimdi oturdum, oynadığım kelimeleri önüme dizdim, yuvarlak masamda elimde kahvem oturdum baktım onlara bir bir...
sonra radyo'da bir şarkı çaldı,
How can we hang on to a dream?
o an anladım, belki ağlarken aklıma düştü, belki de kahkahalarıma karıştı.
ah hayalsiz, hayalleri çalınmış küçük kız,
ne kadar kırılgansın, ne kadar zayıf.
gösterme sakın kendini
kendine dayan ki görülmesin eziklerin.
oysa yeni hayaller yapsan?
küçük gemiler gibi okyanuslara salsan onları,
yüzmeyeceklerini bile bile yapsan: ya yüzerse diye.
'ya barış olursa bu memlekette' diye kaptırsan mesela kendini,
'ya çevreye duyarlı insanlar olursa, moda olduğundan değil ama' diye topluluklar kurmaya çalışsan mesela, kaptırsan kendini,
'hepimiz dünyalıyız yahu' diyecek devlet adamları olsa mesela, oy versen o partiye....
yeni hayaller, büyük geniş,
hüzünlü de olsa,
içinden çığlıklar atacağına
dayansan bir arkadaşının omzuna, olmadı-yapamadım diye ağlayabilsen sonunda
yaşayabilsen kahkahalarla.
yeni hayaller, büyük geniş,
olduğunda inanamasan
uzun çığlıklar attıran,
içinden hırs yaptığın için böbürlendiğin durumlar gibi olmayan.
şimdi, şu anda bir hayal kur, bir dilek tut.
inan o hayale
inan ki gerçek olsun...
'what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream
how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems
what can i do, she's saying we're through
with how it was
what will i try, i still don't see why
she says what she does
how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems
what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream
how can we hang on to a dream
how can it ever be the way it seems
how can we hang on to a dream
what can i say, she's walking away
from what we've seen
what can i do, still loving you
it's all a dream
how can we hang on to a dream
how can it will it be the way it seems
how can we hang on to a dream'
Cumartesi, Mayıs 02, 2009
ataklardan,
deparlardan,
midem bulanıyor artık hızlı olmaya, en iyi olmaya çalışmaktan.
bebek adımlarıyla yürümek, konuşmak, sevmek artık benim hevesim...
bahar bile yavaşça geldi bu sene bak dışarıya,
uzat o hantal boynunu camdan dışarıya da, bak!
hayatına bak, başkalarının hayatlarına bakacağına buzlu bir camın karşısında.
izleyeceğine gece gündüz başkalarını, başka insanları...
yaşa işte, çok kısa be hayat.
uzatınca başını, usulca göz gezdirince;
göreceksin nasıl da sabırla açıyor ağaçlar, çiçeğe duruyorlar
hepsinin bir zamanı var, bir sırası var,
bekliyorlar, sabrediyorlar, çalışıyorlar, çabalıyorlar...
dışarıya bir bak nasıl da insanlar yavaş yavaş ilerliyorlar.
hepsinin bir temposu var kendine ait.
hepsi kendi için çabalıyor, çalışıyor.
hayatını yaşıyor. seçiyor, seçiliyor, seviyor, sevişiyor....
bir uzat da bak çevrene, uyuma ayakta,
geçmişine saplanıp, hayıflanıp, pişman olup durma...
herkesin kendine ait bir öğrenme hızı var, yavaş ya da hızlısın diye böbürlenip ya da şikayet edip durma..
nedenler uydurma kendine başlayamadığın işler için,
başlamadım de gitsin, pişman olma...
binlerce senedir tekrar edip duran masalları anlat kendine, iştahla öğren hepsini.
tekrarla ki unutma.
unutma ki, pişman olma yaşayamadıklarından.
çabala ki, tembellikten yapmadım deme...
sev ulan kendini işte, yaşa hayatını,
bak patır patır ölüyor insanlar; geri dönmemecesine gidiyorlar.
geri dönmüyorlar, dünyaya geri veriyorlar aldıklarını, mineral mineral
atom atom geri veriyorlar..
birtek yaşadıkları onlara kalıyor, bir pencereden bakarak son kez kendi hayatlarını izliyorlar.
sıkıntıdan patlayamadan.
hoş bir neden değil bu, uyduruk ama korku her şeyi yaptırıyor insana.
sıkılmaktan korkuyorum artık.
bugünkü dersimiz bitmiştir,
dağılabilirsiniz...